‘Efsanesi’ ile alakalı yazılar

28
Haziran

Sarıkız EfsanesiSarıkız Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 39 views

Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları’nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.

Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız’a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız’ın babasına giderek:

“Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin” demişler.

Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız’ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.

Kızını yanına alan baba, Kazdağı’nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. “Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın” demiş.

Kazdağı’nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş.

Kızının ölmediğini öğrenen baba, Kazdağı’na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

Sarıkız‘ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.
Kültürümüzün en renkli kaynaklarından olan efsanelerimiz unutulmamak için çoğu zaman bir maddi ize veya mekana bağlanır. Sarıkız efsaneleri de böyledir. Kaz dağlarının zirvesindeki Sarıkız Tepesi ve bu tepenin üzerindeki kabir, Sarıkız efsanelerinin günümüze kadar ulaşan izleridir. Şimdi anlatacağımız efsane ise farklı bir Sarıkız efsanesi olarak dikkati çekmektedir. Ancak bağlı bulunduğu iz yine aynıdır.

Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkıbu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak, bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız’ın, hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız’ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepelerin ermiş bir kız ile babasına izafe edilmesi ise elbetteki eski Türk inanışlarındaki dağ kültünün bir yansımasıdır.

Kazdağı’nın zirvesinde bulunan Sarıkız’ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay’da yapılan Zeytin Festivali’nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız’ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Munzur Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 28 views

Munzur Efsanesi

Derler ki, çok eskilerde bugünkü Tunceli ili Ovacık ilçesine bağlı Koyungölü Köyü civarında yaşayan bir ağanın işlerini yapan Munzur adında bir yanaşması varmış. Hızmette hiç kusur etmez çok becerikli ve başarılıymış. Ağanın bir dediğini ikiletmez, çobanlıkta tutda tarla tapan işlerine koşar, çift sürdüğü öküzlerin, iş gördüğü atların bakımını, beslemesini hiç aksatmaz, işine toz kondurtmazmış. Bağlılıkta, doğrulukta eşi bulunmaz, hiç bir canlıyı incitmez, hızmetinde kusur etmezmiş…
İş gördüğü atların, sabana koştuğu öküzlerin, Sütünü sağdığı koyunların otunu, yemini, suyunu vermeyi unutmaz en iyi bakımı uygularmış; Hayvanları hiç incitmez kışın ahırda rahat etsinler diye altlarına yumuşak samanlar serer, tımarlarını tamamlar, yere yattıklarında yanlarını acıtıp acıtmadığını denetler önce kendisi yatar bakarmış. Onları gözü gibi korurmuş… Bu tutumundan ötürü ağası da kendisinden çok hoşnutmuş.

O yıl yağışlar bol olmuş, toprak verime kavuşmuş, tarlalar tahıla durmuş. Harman zamanı ambar buğdayla dolmuş, Bahçeler, bostanlar meyveye durmuş. Koyunlar çift çift kuzulamış. Bu verim ve bolluk ağanın yüzünü güldürmüş. Sonuçta Munzur´un ağası hacca gitmeye karar vermiş. Yola çıkmadan önce de Munzur´u çağırtmış:
Bak oğul, yaşım erişti. Allah da verdi vereceğini. Hacca gitmek kaçınılmaz oldu artık. Evi barkı, malı mülkü, çoluk çocuğu sana emanet edip gideceğim. Sana güvenim tam, gözümü arkada bırakma, hızmetinde kusur etme. Beni mahçup etme, diyerek hanımına gidip helallık dilemiş…

Hatun ayrılık bir çeşit ölüm, gidip dönmemek de var. Hakkını helal et. Munzur´un kadir kıymetini bilesiniz, üzmeyesiniz, herkesten hellalık diliyerek Allaha emanet olun deyip yola düşmüş…
O zamanlar hızlı taşıtlar yokmuş, hac yolculuğu aylar sürermiş. Derken ilden ile geçip varmış kutsal topraklara.
Aradan günler geçmiş, ağa hacda iken, ağanın hanımı Munzur´u çağırıp bak oğul taze helva pişirdim, kulakları çınlasın ağan bu helvayı çok severdi, onu hatırladım ve onun için yaptım, senin payını da ayırdım diyerek sahana helva doldurup Munzur´a verirken derinden bir iç çekmiş ve ah ah ah keşke şimdi ağan da burda olaydı, demiş.
Bu erinmeye dayanamayan iyi kalpli Munzur: Hatun Ana, siz o helvadan ağamın payını sahana koyun. Varıp vereyim, demiş. Hatun Ana öneriyi Munzur´un saflığına saymış: Canı çekmiştir, verdiğim helva az geldi herhal. İstemeye yüzü tutmayınca da bu yolu seçti. ´Vermesem gönüllenir´ düşüncesiyle kalan helvayı sahana koyarak eline tutuşturmuş. Madem istiyorsun al götür´ demiş.

Munzur kabı kaptığı gibi gözden yitivermiş. Helvanın daha dumanı üstündeyken dua etmekte olan ağasına yetiştirmiş. Helva kabını yanına koyup rahatsız etmeden tekrar gözden kaybolmuş. Ağa Munzur´u görmüş ama dönüp bakıncaya dek Munzur gözden yitivermiş. Şaşkınlık içinde kalan ağa bunu düş sanmış. Ne varki helva kabı yanıbaşında duruyormuş. Kabı açıp bakmış sevdiği helvanın dumanı tütmekteymiş. Munzura içinden derin saygı beslemiş. Gördüklerini dönüşte herkese anlatacağına dair içinden söz vermiş…

Ağa bunları düşünürken, Munzur helvayı ağasına ulştırdıktan sonra dönüp ağasının kapısını çalmış bile. Ağanın hanımı karşısında Munzuru görünce: Ne var ne oldu Munzur? Hayırdır? Dediğinde, Munzur, Hayırlı oldu hatun ana helvayı ağama ulaştırdım. Dua ediyordu bırakıp döndüm, demiş. Hatun ana inanmamış. Söylenenleri Munzur´un saflığına sayarak İyi etmişsin Munzur ellerine sağlık demiş. Bu olayı yakınlarına da anlatmış. Ağa daha hacdan dönmeden bu öykü etrafta duyulup yayılmış.

Vakit geçmiş, zaman erişmiş. Ağanın hac vazifesini tamamlayıp köyüne doğru yola çıktığının haberi gelir.
Komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.
Munzur da, götürecek başka hediyesi olmadığından, bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider. Ağayı karşılayanlar, ellerine sarılmak için adeta yarışıyormuşlar.
Ağa bu sırada en arkadaki Munzur’u görünce el öpenlere Munzur u göstererek yanındakilere,
-Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir.Munzur ermiş biri, Önun elini öpün, önce ben öpeceğim der. Munzur bu konuşmaları duyduğunda:
- Aman ağam etme eyleme Allah aşkına bırak elini öpeyim. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben ne sana, ne de başkalarına elimi öptürmem. der
Bakın bu sahanı görüyorsunuz, bu sahanla bana helva getiren Munzur dur, ermiş kişidir demiş. Ağanın hanımı bu konuyu daha önce köy içinde yaydığından durumu hemen kavramışlar. Gerçeği ağadan öğrenince de kalabalık Munzur’a yönelir. Munzur gizinin açıklanmasını istemediğinden dönerek elindeki süt tasıyla dağa doğru kaçmaya başlamış.
Munzur önde, ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlamış.

Şimdiki Munzur ırmağının ilk yerine geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülmüş ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi beyazı bir su fışkırmış.
Bundan sonra Munzur kırk adım daha atmış. Attığı her adımda bir kaynak fışkırmış. Ve fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelmiş. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmağın kenarına gelip karşıya geçmeye Munzura yetişmeye çalışmışlar ama öte yakaya geçememişler. Munzur Allahım sırrımı ifşa etme, ellerini gökyüzüne kaldırarak beni yanına al demiş. Sonunda dağın eteğinde bir kayanın önüne gelmiş. Elindeki değnekle tası yere atıp Irmak kenarında bekleyenlerin gözleri önünde kaybolup gitmiş. Ardında sadece çoban değneği ve boş süt tası kalmış…

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Göl Baba Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 27 views

Köyü: Değirmenyeni Köyü / Edirne

Yaşlı bir adam, bir köye gelir Kapı kapı dolaşarak bir parça ekmek ister; ama kimse yardımcı olmaz Fakat bir eve geldiğinde kadın, ona; “Benim de ekmeğim yok Çocuklar da sürekli ekmek istiyorlar; fakat onları oyalamak için fırına tezek koydum” der

Yaşlı adam da; “Biraz verirsen çok makbule geçer” der Kadın da; “Fakat onlar tezek Nasıl olur???” der Yaşlı adam; “Git, getir” der Kadın, gider ve fırını açar Bir de ne görsün! Tezeklerin yerinde ekmek vardır Ekmeği alır ve yaşlı adama götürüp verir

Yaşlı adam, kadına; “Çocuklarını al ve benimle gel; ama sakın arkana bakma!” der Kadın, yaşlı adamla gider; ama dayanamayıp arkasını döner ve bakar Baktığı anda da kadın taşa dönüşür ve köy yok olur
Bugün o köyün yerinde olan göle Gölbaba denilmektedir

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Şahmaran Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 27 views

Şahmaran efsanesi

Efsaneye göre Şahmaran yüzlerce yıl önce Tarsus’ta yaşayan yılan vücutlu kadın başlı bir kahraman. Bahçesinde insanoğlunu cezbedecek her türlü yiyecek ve ziynet eşyası bulunan Şahmaran kimsenin bilmediği bir yerde insanoğlundan uzakta yerin altında yaşamış, ta ki insanoğlu Camsab tarafından bulunana kadar.

Yoksul bir ailenin oğlu olan Camsab bir gün ormanda bir kuyu dolusu bal bulmuş. Balı çıkarmak üzere kuyuya inen Camsab’ı, bütün balı yukarı çeken arkadaşları aç gözlülükleri yüzünden kuyuda bırakmış. Yalnız başına feryat eden Camsab tam da ümidini kesmişken topraktan iğne deliği büyüklüğünde ışık sızdığını farketmiş. Cebindeki bıçak ile ışığın geldiği deliği büyüten Camsab, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girmiş. Bu bahçede dünyada eşi benzeri olmayan çiçekler, ortasında bir havuz ve çevresinde oturaklar ile bir yığın yılan bulunuyormuş. Havuzun başındaki taht üzerinde insan başlı, süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab’a kendi diliyle hitap etmiş; ‘Hoşgeldin insanoğlu, çevrendekilerden korkma sen bizim misafirimizsin’

Şahmaran Camsab’a türlü türlü yiyecekler ikram edip kendi ülkesine nasıl ve neden geldiğini sormuş. Camsab hikayesini uzun uzun anlatmış… Camsab’ı dinleyen Şahmaran başını sallayıp ‘İnsanoğlu nankördür, hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam zararlarına razı olur’ demiş.

Şahmaran’ın güvenini kazanan Camsab uzun yıllar bu bahçede yaşamış. Yıllar sonra bir gün Şahmaran’a yaklaşan Camsab, ailesini çok özlediğini söyleyip ‘Nolur beni aileme kavuştur’ diye yalvarmış. Bunun üzerine Şahmaran kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama girmeyeceğine dair söz vermesini istemiş. Çünkü Şahmaran’la karşılaşan her kim olursa hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış. Şahmaran’a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmaran’ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama gitmemiş.

Derken bir gün Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı Keyhüsrev hastalanmış. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmaran’ın etini yemek olduğunu söylemiş ve herkesin hamama getirilmesini istemiş. Önceleri direnen sonra zorla hamama gotürülen Camsab’ın vücudu hamama girince pullarla kaplanmış. Sonunda da yapılan işkenceye dayanamayarak canını kurtarmak için kuyuyu göstermiş. Hemen kuyunun başına gidilmiş ve Şahmaran dışarı çıkarılmış. Camsab’ı gören Şahmaran ‘İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım’ demiş. Ölüme giderken de Camsab’a ‘Beni toprak çanakta kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç gövdemi de hükümdara yedir’ demiş Şahmaran’ın söylediklerini harfiyen yerine getiren Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini kendisi içmiş. Etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş hükümdar da kısa sürede iyileşip Camsab’ı veziri yapmış.

Efsaneye göre Şahmaran’ın öldürüldüğünü yılanlar bilmemekte. Tarsus’un Şahmaran’ın öldürüldüğünü öğrenen yılanlar tarafından basılacağı rivayet edilir

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Eldorado Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 28 views

Eldorado Efsanesi

Eldorado (İspanyolca: Altın kaplı, altından), Güney Amerikalı bir kabile reisinin vücüduna altın tozu dökerek göldeki ritüel yıkanmalarının yarattığı bir efsanedir.

Efsanenin kökeni

Mit, 1530’lu yıllarda conquistador (İspanyolca: fatih) Gonzalo Jiménez de Quesada’nın günümüzdeki Kolombiya’nın And Dağları’nda karşılaştığı Muiska yerlilerinden edindiği duyumlarla başlar. İspanyollar yerlilerin köylerini ve hazinelerini çok çabuk ele geçirdiler. Zaman içinde Muiskaların altınları madenlerden çıkarmadıklarını, dağlardan kazandıkları tuz karşılığında başka kabilelerle yaptıkları ticaret sayesinde elde ettiklerinin farkına vardılar.
Daha sonra Sebastian de Belalcazar’in adamları, Muiska ritüelleri ile ilgili hikâyeyi diğer söylentilerle de karıştırarak ağızdan ağıza Quito’ya kadar taşıyıp efsaneyi yarattılar. El Dorado’nun bir yer olduğu sanılarak, efsane zamanla gittikçe büyüyerek, içinde altından bir kralın yaşadığı imparoturluğa kadar vardı.
Gonzalo Pizarro ve Francisco Orellana 1541 yılında Quito’dan yola çıkarak Amazon Nehri’nin havzasına kadar hiç bulamıyacakları mistik yeri aradılar. Orellano, Rio Napo Nehri’ni Amazon Nehri’ne kadar takip ederek, bu sayede koca nehri çatalağızınına kadar boydan boya aşan ilk Avrupalı oldu.

Kutsal şölen

Hikayenin aslına Juan Rodriguez Freyle’nin 1636 yılı tarihli ’El Carnero’ adındaki günlüğünde rastlanıyor. Freyle’den arkadaşı Don Juan’a yazdığından alıntılar: Anlatılanlara göre dini şölen yeni liderin ilan edilmesiyle başlıyordu. Muiska kralı ya da başrahibi, göreve başlamadan önce bir süre için kadınsız, tuz yemeden, bir mağarada inzivaya çekilirdi. Sonra ilk yaptığı, Guatavita Gölü’ne gidip ilah diye taptıkları iblise hediyeler ve kurbanlar sunmaktı. Gölün etrafındaki şölen esnasında tahtın yeni varisinin derisi yüzülüp, yapışkan çirişle kutsal yağlama sonrası üstüne boydan boya bütün vücudunu kaplayana dek altın tozu dökülürdü. Bunun ardından kral ve çıplak halde dört önde gelen reis çeşitli altın eşyalarla ve mücevherlerle bir sala yerleştirildi. Gölün ortasına yaklaşıldıktan sonra saldakiler tarafından kıyıdakilere sessiz olunması için işaret verilirdi ve yanında getirdikleri hediye olarak göle atılırdı. Sonra kralın kendisi suya atlardı ve üstündeki altın tozu diğer mücevherlerle birlikte dibe gömülürdü. Kıyıya tekrar dönerken şarkıcıların ve dansözlerin bağrışmaları yeniden başlardı.

Arama seferleri

1541-1545 yıllarında Philipp von Hutten, 1569’da Bogota’dan yola çıkarak Gonzalo Jiménez de Quesada ve 1595’de Sir Walter Raleigh efsanevi ülkeyi bulmak için seferler yürüttüler.
1969 yılında, yörede, anlatılanların doğru olduğunu kanıtlayan altından bir sal bulundu (Eldorado salı).

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Arzı Kız Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 27 views

Kırım’ın Mishor kasabasında destanlara konu olmuş, efsanevi Arzı Kız’ın (Mishor Kızı) öyküsüdür. Yolu buraya düşenler Mishor Kızı’nın sahilden 20-30 metre açıktaki bronz heykelini görebilir ve hemen karşısındaki dalgalı ve derin Karadeniz’e girebilme ayrıcalığını yaşayabilirler.

Efsane

Mishor köyünde yaşayan Abiy Aga’nın biricik kızı dillere destan güzellikteki Arzı’nın pek çok taliplisi vardır. Kimsede gönlü olmayan Arzı Kız bir gün çeşme başında komşu köyden Emir Asan adlı yiğit bir delikanlı ile karşılaşır. Birbirlerine aşık olan iki genç, köydeki coşkulu nişan töreninin ardından düğün hazırlıklarında başlarlar.
Köyde pek sevilmeyen tüccar Ali Baba, bir gün çeşme başında Arzı Kızı görür ve güzeller güzeli Arzı’yı kaçırıp saraya satmayı, bu işten de büyük paralar kazanmayı planlar. Bu amaçla Arzı Kızı adım adım takip ettirmeye başlar.
Düğün günü gençler neşe içinde düğün hazırlıkları ile meşgulken Ali Baba ve adamları çeşme başındaki Arzı Kızı kaçırırlar ve tekneye bindirip yola koyulurlar. Arzı’nın çığlıklarını duyan Asan, Abiy Aga ve köy halkı çeşme başına geldiklerinde Arzı Kız’dan geriye sadece su testisi kalmıştır.
Mishor’dan kaçırılan Arzı Kız, İstanbul’da ağırlığınca altın karşılığında satılır ve sarayda padişahın huzuruna çıkarılır. Artık Arzı Kız için hasret ve hüzün dolu günler başlamıştır. Sarayda mutsuzdur ve memleketini, Kırım’ı özlemektedir. Vatan hasretine dayanamayan Arzı Kız bir gün sarayın denize bakan kulelerinden birine çıkıp kucağında minik oğlu ile birlikte kendini denize bırakır.
İşte o akşam, Arzı Kız kucağında yavrusu ile “Deniz Kızı” olup, Mishor’da çeşmenin başında kıyıya çıkar. Çeşme başında eski günleri düşünüp, geçmişi andıkan sonra, yürekten bir “Ah!..” çekerek kendini tekrar Karadeniz’in dalgalarına bırakır.
Ruslar Kırım’ı işgal ettikten sonra bu bölgeyi mülküne geçiren Prens Knyaz Yusupov bu efsaneden çok etkilenir ve destanda adı geçen sahile bir çeşme ve Arzı Kız ile Ali Baba’yı tasvir eden bir anıt inşa ettirir. Denizin ortasında da deniz kızına dönüşen Arzı Kızı kucağındaki oğluyla tasvir eden bronzdan bir heykel yaptırır. Heykel zamanla Karadeniz’in azgın dalgalarına dayanamayarak yıkılsa da bilahare yerine bronzdan bir heykel daha yapılmıştır.

Edebi Yönü

Bu duygusal destansı hikaye, 1900’lü yılların başında “Yusuf Bolat” tarafından oyunlaştırıldı ve kısa zamanda Kırım Tatarlarının en meşhur tiyatro oyunlarından biri oldu. “Kırım Tatar Akademik Tiyatrosu” tarafından sahneye konan “Mishor Kızı Müzikali”, 2002 senesinde Kırım Derneği Genel Merkezi tarafından organize edilen bir turne ile Türkiye’deki sanatseverlerin karşısına çıkmıştır.

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Ayı Dağı Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 29 views

Ayı Dağı Efsanesi

Çok eski zamanlarda Kırım’ın yalı boyunda, dünyada henüz insanlar yaratılmadığı bir dönemde cin taifesi denen bir gurup yaşıyormuş.

Yabanî, dağlık memlekette onların hayatı çok zor, yemekleri zahmetli, kaldırılamayacak kadar güçmüş. Onlar Allah’ın emirlerine çok sadık, itaatli, kalplerini nurlandırmak için yollanan şeriata uyuyorlarmış. Allah, peygamberlerimiz bizim zor şartlarımızı kolaylaştırır diye ümitle yaşıyorlarmış.

Hep birlikte yorulmadan çalışmaları sayesinde cin taifesi, kesilmez dağları kırıp bahçeye çevirmiş, toprakları sulamak için kanallar kazmış, bereketli bağ, bostanlar yetiştirmişler. Onlar, bu şekilde çalışarak hayat şartlarını düzeltiyor ve her yıl daha da zenginleşiyorlarmış.

Onlar ne kadar çalışırlarsa o kadar yokluğu ve ihtiyaçlarını yenmişler. Rahat hayat geçirmenin ancak kendi emeklen ve çalışmaları sayesinde olacağını iyice anlamışlar. Eğer çalışıp ekmek kazanmazlarsa, Allah’ın da yardım etmeyeceğini anlamaya başlamışlar.

Rivayete göre, bu cin taifesi insanlardan daha akıllı imişler. Zaman geçtikçe onların yüreklerinde Allah’ın birliğine ve şeriatin doğruluğuna karşı şüphe uyanmış. Gittikçe onlar Allah’ın binasına (camiye) daha az gitmeye, eksik ibadet etmeye başlamışlar. Her yıl Allah yoluna verdikleri fitre ve kurbanları azaltmışlar.

Allah’a isyan ettiği için cennetten kovulan iblis şeytan için bu bekleyip de bulamadığı bir şeymiş. Allah’a itaat etmekten vaz geçmeye başlayan cin taifesini daha fazla yoldan çıkarmak için fırsat bekliyormuş. İblis en sonunda kendini cin taifesine peygamber olarak kabul ettirmiş. Onlar artık Allah’tan ayrılıp O’nun en büyük düşmanı olan iblise secde ediyor, ondan yardım aramaya başlıyorlarmış.

İblis kendini cennetten kovan Allah’ına çoktan beri kin besleyip, her fırsatı değerlendirerek O’na bir kötülük etmeye gayret sarfediyor ve O’nun kullarını itaatten çıkarmanın yolunda dolanıyormuş. Allah’ın en doğru kulları olan ve O’na inanıp gelen cin taifesini yoldan çıkardığın için çok seviniyormuş. İblis yeni halkı cesur olmaya, şenlik ve zevk içinde yaşamaya davet etmiş. Onların üzümden şarap yapıp içmelerine, karılarını açık gezdirmelerine izin vermiş.

Allahütaala iblise bakıp, doğru yoldan çıkan taifesine, itaat etmelerini sağlamak için, bir peygamber göndermiş. Peygamber onları yanlış yoldan çevirmek, Allah’ın birliğine inandırmak için çok vaaz verse, nasihat etse de hiç faydası olmamış. O, itaat etmeyenlerin ahirette cehennem azabıyla yanacaklarını söyleyerek korkutsa da iblisin yolundan vaz geçmelerini sağlayamamış. Cinler O’nu peygamber olarak tanımıyor, O’nun nasihatleri ile dalga geçiyor, O’nu geveze ihtiyar diye kızdınyorlarmış. İblisin öğrettiği zevkli yoldan giden cin taifesi, peygamberi memleketlerinden kovuyor, O’na yiyecek içecek vermiyor, dolaştığı yerlerde taşlıyorlarmış.

Allah’ın yolladığı peygamber, düşman iblis taifesinin elinden, saklanarak zor kurtulmuş ve dağlara kaçmış.

Zulümden canı yanan peygamber, yüksek bir dağın tepesine çıkıp, Allah’a şikâyet etmeye başlamış. Peygamber kırk gün kırk gece namazlığın üstünden kalkmadan, Allah’tan kendini kovan, dinden çıkan cin taifesine şiddetli bir ceza vermesini, bin bir türlü belâ yollayarak onların yer yüzündeki köklerini silmesini dilemiş:

“Ya Rabbi, sen onlara öyle bir belâ ver ki, dinden çıkan kullarına bir ibret olsun”, diye dua etmiş.

Diğer taraftaki asî kulları ile uğraşan Allah, peygamberin bu dua ve yakarışlarını duymamış. Nihayet kırk birinci gün peygamberin gür sesini işiterek, asî cin taifesine ne tür şiddetli cezalar vermesi gerektiğini düşünmeye başlamış.

Allah’ın doğru yoldan çıkan kullarını cezalandırmak için, ebediyen buzlarla kaplı, zincirlerle bağlı bir Büyük Ayısı varmış. Allah, onu saran buzlardan kurtarıp zincirlerini çözerek, onun şeriatı unutan cin taifesinin üzerine yürümesini emretmiş.

Buzdan ve zincirlerden kurtulan, Allah’ın intikam alıcısı, bu Büyük Ayı, derya denizleri aşıp, cin taaifesinin yaşadığı Kırım’ın yalı boyuna gelmiş. Cin taifesinin batı tarafındaki ilk köyü olan Foros’un yanındaki Sanç burnuna gelince bu Büyük Ayı denizden çıkıp karaya ayak basmış. Onun dağ gibi büyük olan bedeni çok korkunç ve ağırmış. Üstündeki tüyü ise sık bir çamlığa benziyormuş.

Büyük Ayı denizden çıkınca çok büyük dalgalar, fırtınalar kopmuş, hatta kıyıdaki pek çok köyü denizde yıkayıp alıp gitmiş. Allah’ın belâsı, intikamcısı olan Büyük Ayı karaya ayak basıp kıyı boyunca yürümeye başlamış. O, kendi ağırlığı ile kıyıda karşılaştığını vuruyor, yıkıyor, dağları darmadağınık ediyor; keskin, sivri tırnakları ile toprağını koparıp attığı yerlerde büyük dereler meydana getiriyormuş. Ayının azametli bedeni altında yalı boyu toprakları denize doğru kayıp gider, eti yenip sadece kaburgaları kalmış öküz gibi olur. Taş ve. kayalar da bu yükün altında dayanamayarak parça parça olup gürültüyle yıkılıyor, zavallı cin taifesinin köylerini dibine gömüp bırakıyormuş.

Yalı boyu bu azametli gövdenin ağırlığı altında inliyor, titriyor; köyler, şehirler yıkılıyor, dağılıyor. Dağlar yerlerini değiştiriyor, her yer farklı bir hâl alıyor. Sağlam yerlerde uçurumlar, sarp kayalar meydana geliyor. Topraklar ilginç katlar halinde kıvrılıyor, yayılıyormuş. Bu kıyamet içinde cin taaifesinin büyüğü küçüğü kaybolmuş. Allah’ın şeriatını unutup iblise tapınan taifenin merkezi olan yerleri, Allah’ın dehşetli belâsı Büyük Ayı tırnakları ile parçalamış.

Yerin derinliklerindeki kayıkları kazıp çıkararak darmadağın edip, büyük taş yığınları meydana getirmiş. Böylece Oreanda’da, Alupka’da, Simeiz’âe, Küçük Köy’de Ayı’nın demir tırnakları altında büyük kaya yığınları meydana gelmiş.

Ne anaların, ne babaların göz yaşlan, ne de bütün cin taifesinin baş eğip yalvarmaları, hiçbir şey intikamcı Büyük Ayı’yı durduramamış. O ne kadar yıkarsa, o kadar daha fazla yıkmak istiyor, intikam duygusu daha fazla alevleniyormuş. Şimdi Yalta olan yerde, asî cin gurubunun en büyük ibadethaneleri varmış. En büyük papazlar orada iblisin altın resmine ibadet ediyorlarmış.

Buraya gelince Büyük Ayı’nın hıncı daha fazla ateşlenmeye başlamış. İntikam duygusu arttıkça artmış. Allah’a inanmayanların yatağını ta temelinden yıkmaya karar vermiş. Ayı, oranın taşını, toprağını silip süpürüp atmış. Fakat oranın görünüşünü değiştireyim diye ortasına derin Ur çukur açmış.

Kudretli omuzlarını dağın iki yanına dayayarak öyle bir iteklemiş ki, koca koca dağlar kıyıdan beş vörst uzağa çekilmişler.‘

Bir zamanlar yüksek dağlar olan yerlerde derin yarlar, şelâleler meydana gelmiş. Bütün dünyada nam kazanmış olan iblisin azametli ibadethanelerinden eser bile kalmamış.

Böylece ebediyen buzlar arasında donup duran, sulara alışan Büyük Ayı’nın iri vücudu yer yüzünde büyük zorlukla ayaklarını sürükleyerek dolaşıyormuş. İblis halkının ibadethaneleri yıkılıp yerle yeksan olduktan sonra Büyük Ayı’nın hıncı da biraz geçmiş. Kıyıyı eşeleyerek, yıkıp gitmeye Ayı devam etmiş

Gide gide Büyük Ayı’nın karşısına çiçeklerle donanmış Partenit düzlüğü çıkmış. Bu düzlükteki güzel tepecikler, zengin ve güzel ormanlar, neşeyle şırüdayarak akan nehirler, kehribar gibi parlayan üzüm bağlan, zümrüt gibi yeşil çayırlar, Ayı’nın bile mermer gibi sert yüreğini yumuşatmış. İntikamcı Ayı’nın geldiğini görerek yaklaşan ölüm karşısında titreyen Partenit halkı, onun karşısında eğilip, ağlaya sızlaya onu karşılamışlar. Onu merhamete getirmek için önüne analar öz yavrularını uzatıyor, gençler ise korkudan titreşen nişanlılarını saklıyor, ölüm cezalarını bekliyorlarmış. İntikamcının kan içici yüreği bu görüntü karşısında yumuşamış, cin taifesini yok etmek için Allah yolunda epey uğraştığının farkına varan Ayı, durmuş. Yalı boyunca epey yol alarak yorulduğunu fark eden Büyük Ayı, yorgunluktan kuruyan boğazını ıslatmak istemiş. Büyük Ayı yüzünü denize doğru çevirip, ön ayakları ile soğuk deniz suyuna girmiş. Eğilerek Allah’a yedi kere secde etmiş. Korkunç kafasını denize batırıp, uzun zaman su içmiş. Deniz onun ağzının dibinde çalkalanıyor, köpürüyor, boğazından ise seller gibi sular içine akıyormuş. Ayı o kadar susamış ki, yıllarca içse bile doyamamış. Asî cin taifesine olan hıncı daha geçmeyen Allah, Büyük Ayı’nın sudan çıkıp yoluna devam etmesini, Partenit düzlüğündeki köyleri yıkıp, halkını da yok etmesini emretmiş. Büyük Ayı Allah’ın bu emrine kulak asmadan su içmeye devam etmiş. Mukaddes emri yerine getirmek için acele etmeyen Ayı’yı Allah lanetlemiş:

“Sen benim büyük bir intikamcındın. Şimdi benim en büyük asî kulum ol! Gelecek nesillere bir ibret olması için, durduğun yerde kal”, demiş.

Allah’ın laneti Büyük Ayı’nın iri vücudunu taşa, kuvvetli omuzlarını ise uçurumlara çevirmiş. Onun yüksek sırtı geniş bir tepe halini almış, denizin içindeki büyük başı derin uçurumlara dönmüş, sık tüyleri geçilmez emen ağaçlan haline gelmiş. Büyük Ayı, Ayıdağ olmuş ve ebediyen katmış kalmış. Ayı’nın geniş ağzı karşısında ancak Karadeniz şırıldar. Şimdi bile öyle geliyor ki, sanki o hâlâ su içiyor. Onun için denizciler onun ağzının yanından hâlâ bugün bile geçmeye korkarlar, oradan sakınarak dönüp geçerler.

Büyük Ayı’nın o çok korkunç gelişinden yüz yıllar geçtikten sonra, artık yalı boyu sakinleşmiş, rahatlamış. Dağlar büyümüş, çeşitli hayvanlar doğmuş, insanlar ortaya çıkmış. Ayıdağ’ın etrafında Gurzuf, Kızıl Taş, Kurkulet, Dermenköy, Partenit köyleri de kurulmuş. Bir zamanlar Ayıdağ’ın üstünde yaşamak isteyenler de olmuş. Onlar onun üstüne büyük bir kilise ve bir de kale yapıp yerleşmek istemişler. Fakat anlaşılıyor ki, işleri yolunda gitmemiş. Ayuvdağ’ın üstünde kimse yaşayamamış. Çünkü onu Allah lanetlemiş

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

İlluyanka Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 28 views

Hatti kökenli en önemli mitoslardan biri de Fırtına tanrısı ile yılan arasındaki savaştır. Bu mitosun izleri daha sonra kendini Apollon ya da Saint George mitoslarında da gösterir. Belki de izleri daha da derindir . Bu konuda İsmet Zeki Eyüboğlu şöyle yazmaktadır. ” Bugün Anadolu halk masalları içinde, İlluyanka ile devlerin savaşını işleyen bir çok öyküler, gerçeküstü olaylar vardır. Yılanlarla kartalların savaşını içeren bütün masalların kaynağı budur. Kimine göre çok büyük bir devdir İlluyanka. Yalnız adı değişmiş, Anadolu türkçesinde ejder olmuştur. Halk ona ejderha diyor. [...] İlluyanka başka başka ülkelerin halk anlayışlarına, dini inanışlarına göre nitelikler kazanmış. Anadolu´da büyük bir yılan olarak nitelendirilen Şahmeran, onunla ilgili olalar, boğuşmalar bu eskiçağ Anadolu masalının değişikliğe uğramış kalıntılarıdır. ”

Bazı yorumcular bu efsanede sözü geçen yılanın öldürülmesi motifinin baharın, kışı yenmesi şeklinde yorumlanması gerektiğini belirtmişlerdir. Bütün kültürlerde hemen hemen tanrının yılanı öldürmesi motifi olması bize bu sembolün ezoterik bir açıklaması da olabileceğini düşündürtmektedir. Bu efsane, bahar bayramı olan Purulliyaş törenleri sırasında da anlatılıyordu. Ele geçen tabletlerde efsane şöyle başlar : ” Nerik şehri Fırtına Tanrısı [Merhemli rahibi] Kella´ya göre (bu) göğün Fırtına Tanrısı´nın [...] için Purulli (festivali) metnidir (sözleridir). Onlar şöyle konuştuklarında : “Ülkede büyüme (bolluk) ve gelişme (bereket) olsun. Ve eğer (gerçekten ülkede) büyüme ve gelişme olursa, onlar Purulli festivalini kutlar. ” Efsane bu sözlerden sonra dev yılan İlluianka/İlluyanka ile Fırtına tanrısının savaşı ile başlar ve Fırtına tanrısı yenilir. Bunun üzerine Fırtına tanrısı bütün tanrıları toplar ve yardım ister. Tanrıça İnara buna bir çözüm düşünür ve bir festival düzenler. Daha sonra tanrıça Ziggarata şehrine giderek burada Hupašiia adında bir ölümlü ile anlaşır ve planın anlatır. Hupašiia, karşılığında tanrıça ile yatmak koşulu ile bunu kabul eder.

İnara daha sonra süslenerek yılan İlluianka´nın deliğine gider ve onu festivale çağırır. Deliğinden çocukları ile çıkan İlluianka oradaki içkilerin çoğunu içer ve sarhoş olur, hatta deliğine de geri dönmek istemez. Hupašiia yılanı bir ip ile bağlar. Fırtına tanrısı da İlluianka´yı öldürür. Böylece Fırtına tanrısının sorunu çözüme bağlanır. İnara ise Hupašiia için Tarukka şehrinde kaya üzerine bir ev inşa eder ve onu oraya yerleştirir. Ancak karısını ve çocuklarını görmemesi için Hupašiia´nın pencereden bakmasını yasaklar. Ancak yirmi gün geçince Hupašiia pencereden bakarak karısını ve çocuklarını görür ve İnara´ya eve dönmek istediğini söyler. İnara da Hupašiia´ı öldürür. Bu efsanenin ele geçen bir versiyonu daha vardır.

Popularity: 1% [?]

28
Haziran

Salmakis Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler, Mitoloji  |  Okunma: 37 views

Bodrum’un hemen yakınında Salmakis adlı bir tatlı su kaynağı vardır. Günümüzde Bardakçı adını alan bu yere ilişkin efsane, çağlar boyunca pek çok sanatçıya esin kaynağı olmuştur.

Bardakçı’da gökten düşme bir cennet parçası gibi, küçücük dupduru bir göl vardır. Mersinler, yabanıl sakız ağaçları çevresinde yeşil bir çelenk oluşturmuştur. Bu güzel gölde, doğayla yarışırcasına güzel bir peri kızı yaşamaktadır. Salmakis adlı bu güzel peri, tüm gününü göl sularında oynaşarak geçirir. Uzun saçlarını mersin ağacından yaptığı tarakla tararken göle bakar ayna gibi. Suda gördüğü güzelliğine kendisi de şaşırır, gülüşüyle yamaçları çınlatır. Güzelliği ve cümbüşlü yaşamıyla doğanın bir parçasıdır sanki.

Günün birinde göl kıyısında çiçek toplayan Salmakis, güzel bir delikanlı görür. Delikanlının adı Hermaphroditos’tur.
Bardakçı düzlüğünün bir yanında Hermes’in. bir yanında Afrodit’in tapmağı vardır. İki tanrı sevişir, Afrodit gebe kalır. Doğan çocuğa adlarını birleştirerek Hermaphroditos derler. Göz kamaştırıcı güzellikteki çocuk, on beş yaşma geldiğinde yerinde duramaz olur. Yeryüzünü tanımak için dolaşmaya çıkar, yolu Salmakis Gölü kıyısına düşer.

Salmakis, delikanlıyı görünce, yüreği sevgiyle dolar. Saçlarını şöyle bir düzeltip, tanrılardan, güzelliğiyle delikanlının aklını çelmeyi dileyerek, yanma varır. ‘Sen bir tanrı mısın, değil misin? Tanrıysan sevgi tanrısı Eros olmalısın. Ne mutlu seni doğuran anaya, seni emziren sütnineye. Kız-kardeşlerin de seni görmekten sevinirler. Annen, sütninen, kardeşlerin mutlu ama sana varan kız, onlardan yüz kere, bin kere daha mutlu. Nice zevkler tadacaktır o…’ Bugüne değin evlenmedinse, gel birbirimize varalım, yok bir gelinle gerdeğe girdinse yine de şuracıkta sevişelim. Hırsızlama bir zevk olsun bu razıyım…’ der.

Hermaphroditos yeni yeni ergenlik çağma girmektedir. Çekingen ve sıkılgan bir gençtir. O zamana değin böyle bir şey aklına bile gelmemiştir. ‘Git oradan’ diye Salmakis’i iteler. Salmakis içi acıyla burkularak, bir çalılığın ardına gizlenir. Kendini yalnız sanan genç, önce ayaklarını sokar suya, daha sonra soyunup atlayıverir. Dibi görünen gümüş gölde bir fildişi heykeli andırmaktadır. Salmakis bu görüntüye dayanamaz, yüreğinin tüm ateşiyle ‘Artık benimsin’ diye bağırıp kendini suya atar. Delikanlıya sıkıca sarılır, öpmeye çalışır. Delikanlı kurtulmaya çalıştıkça Salmakis daha sıkı sarar. Birlikte gölün derinliklerine doğru inmeye başlarlar. Hermaphroditos kurtulmak için tanrılara yakarırken, Salmakis: ‘Yalvarırım ikimizi birbirimize kavuşturun,’ dileğinde bulunmaktadır. Tanrılar Salmakis’e acır dileğini kabul ederek, onları tek gövdede birleştirirler. Batıda ‘hünsa’ anlamına gelen ‘Hermaphrodite’ sözü bu efsaneden kaynaklanmaktadır.

Popularity: 1% [?]

27
Haziran

Kocacenk Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 31 views

Kocacık yöresine Türkler gelmezden önce burada Rimler yaşarmış. Onların bir de “Kralları” varmış. “Kral” doğal yapılı olan kalâda yaşarmış. “Kala” yüksekte bulunduğu için oradan olan biteni gözetlermiş. Günün birinde Türk askerinin “Kupensina” adında, “Kalâ”dan 10 km. uzaklıkta bir yere gelip çadırlarım kurmağa başladıklarını görmüş, askerlerin savaşçı olup olmadıklarını, kendi askerlerinin gelenlerle başa çıkıp çıkamayacağını anlamak İçin şu denemeyi yapmış:

O yörede bulunan en güzel genç kızları toplamış. Onları en iyi giysilerle giyindirmiş. Ellerine, içinde türlü tatlılar ve yemişler bulunan tepsiler vermiş. Bunları Türk askerine satmak maksadıyla onların yerleşmiş bulundukları yere göndermiş.

Kızlar çadırlarını kaldırmakla uğraşan Türk askerlerin yanına gelmişler. Türk askerleri ise onlara doğru hiç başlarını bile kaldırmamışlar. Böylelikle genç kızlar hiçbir şey satamadan geri dönmüşler.

Olayı bir bir “Kral’a anlatmışlar. O zaman “Kral” Türk askerinin çok cesur olduğunu ve buraya yenmek için geldiğini anlamış. Kendi ailesini toplamış. Bulunan bütün zenginliğini “Kala” içinde saklamış. Yardımcılarına edebildikleri kadar savaş yapmalarını emredip geceleyin oradan kaçmış. Yanına bir miktar asker de almış. Bütün atların nallarını tersine nallatmış. Bunu, Türk askeri izleri görünce “Kalâ”ya daha da yardımın geldiğini zannetmesi için yaşmış.

Türk askeri birkaç gün dinlendikten sonra “Kalâ”ya saldırmış, ama orada epeyce asker bulunduğundan üstelik “Kala” çok yüksek olduğundan dolayı birkaç gün “Kalâ”nın kuşatması ve kanlı savaş sürmüş. Birkaç günden sonra Türk askeri “Kalâ”ya gelen suyun nereden olduğunu anlamış. Aslında iki-üç bin metre uzakta bulunan “Kırmızı Su” kaynağından deriden yapılmış oluk vasıtasıyla “Kalâ”ya su gelirmiş. Bunu anlayan Türk askeri oluğu keser. “Kalâ”da bulunan askerler susuz kalınca son hücuma girişir. Kanlı savaş başlar. Kumalılar kaçmağa başlamışlar. Ama, onların peşinde, Türk askeri şöyle dursun, savaşta kılıçla kafaları kesilen Türk askerleri bile kellelerini koltuklan altına alıp koşarmışlar. Bunu gören Romalılar şaşkın şaşkın kaçmış, bir daha buraya dönmemişler. Onların peşinden koşan kesik başlı Türk askerleri ise ancak üçbin metre sonra yere düşüp şehit olmuşlar. Öylelikle o yer bir şehitlîk olmuş. Bugün bile o yerin adı Kocacik diliyle “Şiitlık” diye adlandırılır. Kalenin etrafında büyük savaş olduğundan dolayı o yere “Kocacenk” yeri adı verilmiş ki zaman gittikçe Kocacenk
Kocacık’e dönmüştür.

Popularity: 1% [?]