‘Coğrafya’ kategorisi yazıları

29
Temmuz

Yeryüzünün Biçimlenmesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 15 views

Yeryüzünün Biçimlenmesi

1) Yer Yuvarlağının yapısı : – Yer yuvarlağının yapısı; güneş sisteminin ve evrenin oluşumu ile açıklanabilir. 15 milyar yıl önce evren çok yüksek sıcaklık ve yoğunluktaki bir yapıdan, patlama sonucunda oluşmuştur. 2) Yer Kabuğunun yapısı : -Yer, zamanla soğumaya başlamıştır. Ve yerin iç kısmı ise hala sıcaktır. Yer soğumaya başladıkça yeryüzü yavaş yavaş şekillenmiştir. -Yer yüzünden yerin içine doğru inildikçe her 33 metrede 1 C sıcaklık artmaktadır. -Yer kabuğu dünyayı dıştan kuşatan bir tabakadır. Taş kürenin en üst katını oluşturur. -Yer kabuğunun alt katmanı ise bazalt birleşimindeki taşlardan oluşmuştur. Bu yapıya sima denir.

YER KABUĞUNUN MALZEMELERİ (KAYAÇLAR) :

1) Püskürük Taşlar :
a)İç püskürük taşlar : Yer kabuğu altındaki mantonun yer kabuğunun çatlak ve kırık kısımlarından tıkanarak soğumasıyla oluşan taşlardır. (Granit) b)Dış püskürük taşlar : Yer kabuğu altındaki mantonun yer kabuğunun çatlak ve kırık kısmından yeryüzüne çıkması ve soğuması ile oluşur. (Bazalt ve andezit)

2) Tortul taşlar :
Diğer yüzüne dış güçler tarafından getirilen maddelerin tortulanmasıyla (Üst üste birikmesiyle) oluşur. İçerisinde yer yer fosiller bulunur. a) Mekanik tortullar : Dış güçlerin etkisiyle getirilen çakıl, kum, kil gibi malzemelerin yeryüzünün çukur yerlerine birikmesiyle oluşur. (Kum taşı, kıl taşı) b) Kimyasal tortullar : Suda erimiş halde bulunan minerallerin suyun geçtiği yere çökelmesi veya tortulanması ile oluşurlar. (Kireç taşı, alçı taşı) c) Organik tortular : Hayvan, bitki gibi canlı kalıntılarının üst üste birikip katılaşması ile oluşan taşlardır. (Tebeşir)

3) Başkalaşmış taşlar :
Tortul ve püskürük taşları yüksek sıcaklık ve basınç altında kalarak değişikliğe uğraması ile oluşur. (Mermer oluşumu)

YER YUVARLAĞININ İÇ YAPISI

-Yer yuvarlağının dış kısmını oluşturan katı tabakanın altında manto denilen bölüm yer alır. Manto, yer çekirdeğinin örtüsü durumundadır. -Yer küre hacminin %80’nini manto oluşturur. -Mantodan sonra yer yuvarlağının iç kısmını çekirdek oluşturur. -Çekirdekte sıcaklık 4500 C bulur. -Mantonun katı olan üst bölümü yer kabuğu ile birlikte taş küre olarak adlandırılır. -Taş küre levha denilen büyük parçalar halindedir

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Levha Tektoniği Teorisi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 14 views

Levha Tektoniği Teorisi

Levha Tektoniği Teorisi – Levha Tektoniği Kuramı

İnsanoğlu düşünmeye başladığı andan itibaren çevresindeki yerşekillerin nedenlerini merak etmiş, bunların binlerce yıl sabit ve sarsılmaz kabul edilmesinden sonra, aslında sürekli bir haraket ve evrim içinde olduklarını anlayınca da bu hareketi idame ettiren kuvvetin doğasını ve kökenini araştırmaya başlamıştır (Şengör, 1983). Sayıları oldukça kabarık olan jeotektonik hipotezlerin veya teorilerin başlıcaları “Kontarksiyon Teorisi” ,

“Ekspansiyon Teorisi” , “Mağmatik Yükselme -Kabarma Teorisi”; “Konveksiyon Akımları Teorisi”, “Kıtaların Kayma Teorisi” ve nihayet “Levha Tektoniği Teorisi” dir (Ketin, 1983).

Kontraksiyon Teorisinin ana fikri, yani yerküre’nin başlangıçta sıcak-ergimiş bir kütle halinde bulunduğu, zamanla soğuyarak büzüldüğü, hacminin küçüldüğü ve dış kısmında katı bir kabuğun oluştuğu daha 17. yüzyılda Descartes (1664) ve Newton (1681) tarafından benimsenmiş, ilk kez yer bilimlerine uygulanması ise , James Hall tarafından gerçekleştiilmiştir. Fakat teorinin tüm jeoojik yönleri ile geniş anlamda kurucusu ünlü fransız yer bilimci Elie de Beamont olmuştur (1829-1852). Özellikle Avusturyalı büyük yer bilimci Ed. Sues (1831-1909) “Yeryuvarının Çehresi” adlı ünlü eserinde teoriyi yer bilimleri alanında “bir dünya görüşü” niteliğine yükseltmiştir.

Kontraksiyon Teorisi yirminci yüzyılda Jefreys ve Guttenberg gibi ünlü jeofizikçiler tarafından değişik biçimde de olsa desteklenmiştir.

Ekspansiyon veya Genişleme Büyüme Teorisine göre, yeryuvarının hacminin büyüme nedeni esas itibarıyla ısısal genişlemedir. Diğer bir neden yer içindeki yoğunluğu fazla yüksek basınç fazındaki maddelerin yoğunluğu daha az düşük basınç fazındaki türlerine dönü?mesidir.

Konveksiyon akımları teorisinin dayandığı ana görüş yer içinde kabuk altında cereyan eden ısı değiş tokuşudur. Teoriye göre yerin içi ile yeryüzünün sıcaklığı arasındaki ısı farkı yerin manto kesiminde yılda bir kaç santimetre hızla hareket eden bir konveksiyon akımı oluşturmaktadır ve bu hareket sürtünme dolayısyla yerkabuğuna intikal etmektedir. Diğer bir değişle derinlerde manto kesiminde çok yavaş akan maddeler yerkabuğundaki hareketlere aktif olarak katılmakta büyük tektonik yapıların meydana gelmesinde katkıda bulunmaktadır.

Özetle konveksiyon akımını besleyen onu sürekli olarak hareket halinde tutan enrji kaynağı yerin sıcaklığı (Holmes) ve gravitasyon (van Bemmeln) etkisidir.

Kıtaların kayma teorisi, alman jeofizikçi Alfred Wegener tarafından 1912’de ortaya konmuş ve E. Argand (1922), Du Toit (1921) gibi dönemin ünlü jeologları ile Beniof (1954) Runcorn (1962), Sykes (1968) ve Bullard (1969) gibi yeni zamanların tanınmış jeofizikçileri tarafından benimsenmiş ve desteklenmiştir. Bu teoriye göre;

Kıtalar okyanus tabanlarından farklı yapıdadırlar. Onlara sımsıkı bağlı da değillerdir. Aksine buzdağlarının denizde yüzdükleri gibi kıtalar da derin deniz diplerinde-okyanus tabanlarında- açığa çıkan ve yoğunlukları kendilerinkinden fazla olan ağır maddeler üzerinde yüzerler kayarlar.

Levha Tektoniği , büyük ölçüde okyanuslardan elde edilen verielr üzerine kurulmuş bir teoridir. Bu özelliği ile kendinden önceki teorilerden ayrılır.

İkinci dünya savaşı esnasında özellikle denizltı savaşları için geliştirilen son derece hassas batimetrik harita alma yöntemleri savaştan sonra İngiltere’de Sir Edward Bullard (cambridge Üniversitesi) ve Amerika’da Hary Hess (Princeton Üniversitesi) ve Maurice Ewing (Colombia Üniversitesi) gibi hükümetler nezdinde söz sahibi ciddi bilim adamları tarafından okyanus tabanlarıın ayrıntılı haritalanmasında kullanıldı. Özellikle Ewing’in yönetiminde bulunan Lamont Jeofizik rasathanesi gemileri sadece batimetrik değil mağnetik ve gravite verilerini de topluyordu, deniz tabanlarından tortu örnekleri alıyorlardı.

Bu faaliyet okyanuslarda devam ederken, ABD, soğuk savaşın bir sonucu olarak Sovyetler Birliğinin yaptığı zannedilen nükleer silah deneylerini izleyebilmek amacıyla dünyanın dört bir yanına uzanan sağlıklı bir sismograf ağı oluşturdu. WWSSN olarak bilinen bu ağ sayesinde mağnetidü 4 ve yukarısındaki depremler büyük bir hassasiyetle kaydedilmeye başlandı. Episantır tayinindeki hataların genellikle bir kç kmnin içine alınması özellikle okyanusal alanlarda depremlerin son derece dar kuşaklarda olması ve bu kuşakların çvrelediği devasa alanların hemen hemen asismik kuşaklar olduğunu gösterdi.

1940’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı jeofizikçi Hugo Benioff derin deniz hendeklerinden manto içine sarkan eğimli deprem zonlarının aslında devasa bindirmeler olduğu ve bu bindirmeler boyunca okyanus tabanının pasifiği çevreleyen kıtaların altına daldığını iddia etti. 1952’de alman tektonikçi Hans Stille bu eğimli deprem zonlarının hemen üstlerinde Pasifiğia deta kuşatan meşhur “ateş çemberi”ni oluşturan volkanların varlığına dikkati çekti ve bunklar arasında jenetik bir ilişki olması gerektiğini vurguladı.

Bu gelişmeler olurken Amerikalı petrolog Harry Hess savaş yıllarında donanmada edindiğideneyimler ışığında okyanusların tarihi ile ilgileniyordu. Özellikle Ewing ekibinin okyanusların sanılanın tersine genç olmaları gerektiğini göstermişti.

Öte yandan Hess, Amerikalı jeologların ezici çoğunluğunun tersine, kıtaların kaymasına inanmaktaydı ama o da jeofizikte biraz bilgisi olan herkes gibi; Sir Harold Jefreys’in sialin sima üzerinde yüzen bir sal gibi hareket edemeyeceğini, simanın sialden daha kuvvetli olduğunu tarışma götürmez bir açıklıkla kanıtlamış olduğunu biliyordu. Sial simadan bağımsız hareket edmezdi.

Acaba sial ile sima birlikte hareket edemez miydi ? 1960 yılında yayınlanan makalesinde Hess, mantoda büyük ölçüde konveksiyon akmları olamsı lazım geldiği varsayımından hareketle, okyanus litosferinin bu konvektif sistemin sınır kondüksiyon tabakası olduğunu ileri sürdü. Aynı yıl Robert Dietz, bu mekanizmaya deniz tabanı yayılması adını verdi.

Hess ve Dietz’in makalelerinin yayınlanmasının hemenn akabinde Kanada’da Morley, İngiltere’de Cambridge’de henüz bir doktora öğrencisi olan Fred Vine, Hess’in düşüncesini kontrol edebilmek için dahiyane bir yöntem önerdiler. Bu yöntemin esası şuydu: Yer’in jeomanyetik kutuplarının Senezoik esnasında düzensiz aralıklarla terslendiği yapılan paleomanyetik çalışmalardan biliniyordu. Deniz tabanı yayılması yayılma eksenine dik yönde ve bilateral simetrik olarak okyanus tabanı ürettiğine göre jeomanyetik kutuplardaki terslenmeler de yayılma merkezinin her iki yanına simetrik olarak kaydedilmiş olmalılardır, çünkü okyanus tabakalarının üst tabakaları ferromanyetik mineral içeren bazaltlardan oluşur. yayılma ekseninde sıvı halde bulunan bazalt lavları içerisindeki mineraller püskürdükleri andaki jeomanyetik alanın etkisinde belirli bir yönde dizilirler. Yayılma devam ettikçe yayılma merkezinden uzaklaşan bazalt beraberinde püskürdüğü zamanki jeomanyetik alanın yönünün de sabit bir kaydını taşır. Sürekli jeomanyetik alan terslenmeleri yayılma merkezinin iki yanında ve ona paralel uzanan ters ve normal yönde manyetize olmuş şeritler meydana getirirler.

İşte Morley ve Fred Vine ile o zamanki tez hocası Drumont Matthews, bu fikri ileri sürerek özellikle Ewing grubu tarafından yıllardır toplanmakta olan Lamont Jeofizik Rasathanesi’nin veri bankalarında birikmiş olan manyetik verilerin bu görüşler ışığı altında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini önerdiler. Vine ve Matthews’un makalesi 1963 yılında Nature dergisinde yayınlandı.

Kanadalı olan John Tuzo Wilson 1960’lı yılların ilk yarısında o zamana kadar gerek Kanada kalkanı üzerinde ve gerekse Kanada’daki buzullaşma hakkında yaptığı çalışmalarla kendine haklı bir şöhret yapmış bir jeofizikçiydi. aynı sıralarda Lamont Jeofizik Rasathanesinde New york’ta radyoculuk yapmaktan bıktığı için bir gecikmiş bir doktora öğrencisi olarak gelen Walter C. Pitman ise sadece fizik eğitimi görmüş olup kendi deyimiyle kayaları kaldırım taşından ayıracak kadar dahi jeoloji bilmiyordu.

Pitman’ın jeoloji konusundaki bilgisizliği aslında kendisinin en büyük avantajı oldu. Pitman, Vine ve Matews’un makalesini tesadüf eseri okuduğu zaman jeolojide bilgi sahibi arkadaşlrının tersine o makalede ileri sürülen fikirleri son derece akla yatkın buldu. Bunun sonucu olarak Lamont’un veri bankalarında bulunan manyetik verileri kontrol ederek Vine ve Matews’un dolaysıyla Hess’in haklı olduğunu gösterdi. Sadece kıtalar değil okyanus tabanları da küre sathında binlerce ve binlerce kilometrelik mesafeler katediyorlar orta okyanus sırtında doğup derin deniz hendekleri boyunca tekrar mantoya dönüyorlardı.

Bu arada T. Wilson probleme tamamen değişik bir açıdan yaklaşıyordu. Wilson, Hess’den sonraki en önemli adımı attı ve orta okyanus sırtları ile hendeklerin bittikleri yerlerde aslında haraketin büyük yanal atımlı faylarla başka bir şekle “transforme” edilerek devam ettiğini gösterdi. Böyle sırtları ve hendekleri birbirine bağlayarak hareketin devamını sağlayan yanal atımlı faylara Wilson, hareketi transforme ettikleri için transform fay adını verdi. Wison 1965’de tüm sırtları ve hendekleri birbirine bağlayan küre üzerindeki hareketli kuşakları ilk defa tam olarak tasvir etti ve bu kuşaklar boyunca birbirlerine göre hareket etmekte olan dahili olarak asismik ve yüksek bir burulma rijitidesine sahip olan litosfer parçalarına “Levha” adını verdi. Bu suretle levha tektoniği tüm öğeleriyle ortaya çıkmış oluyordu.

Levha tektoniğinin gelişmesinde, 1967 yılında yayınlanan iki makale çok önemli bir roloynadı. Bunlardan biri Lamont’un jeofizikçilerinden Lynn R. Sykes tarafından yayınlandı. Sykes, o zamanlar hayli gelişmiş olan depremlerin fay meknizmalarının çözümleri yönteminden yararlanarak Wilson’un transform fay kavramını ve onunla birlikte Hess’in deniz tabanı yayılması hipotezini kontrol etmek niyetiyle orta Atlantik sırtını öteleyen kırık zonları boyunca bir seri fay düzlemi sonucu elde etti. Sykes yaptığı bütün çözümlerde kesinlikle Wilson’un yorumunun doğru olduğunu buldu.

Levha tektoniği bu şekilde her tabi tutulduğu testden başarıyla çıkınca bu teoriyi tüm küre üzerinde ve ayrıntılı bir şekilde kontoletmek lüzumu doğdu. Önce 1967’de genç jeofizikçi Dan McKenzie ile uygulamalı mtematikçi Robert Parker levha tektoniğinin küre üzerinde nasıl uygulanması gerektiğini göstererek levha hareketlerinin kinematiğinin türetilmesinde deprem kayma vektörlerinin önemine dikkati çektiler.

1969 yılında dar anlamda levha tektoniğinin son önemli öğesini oluşturan üçlü eklem sorunu da McKenzie ve Morgan tarafından ortaya atılıp çözülerek bu teorinin kendi içinde tutarlı ve tamamlanmış bir sistem haline gelmesini sağladılar.

1969 yılından itibaren levha tektoniği, ada yayları, kenar denizleri, orejenik kuşaklar, geçmişteki fauna vefloranın dağılımı, mantonun evrimi ve konveksiyon ve yer bilimleri kapsamına giren pek çok konuda bu prensiplere dayalı veya bu prensiplere dayandığını iddia eden pek çok hipotezin atılmasına neden olmuş ve onlarla birlikte dünyaçapında yeni bir tektonik model oluşturmaya başlamıştır.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Sanayi Coğrafya Haritası

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 23 views

Sanayi Coğrafya Haritası

Sanayi coğrafyası : İnsan faliyetleri sonucunda ortaya çıkan sanayi kolları ve bunların dağılışları ile gelişme dönemlerini inceler
sanayi ham yada yarı işlenmiş maddeleri işleyerek mamul madde haline getirilmesi işidir
bu günkü modern sanayi uzun geçmişe ve bir çok keşife araştırma sonuç larına dayanmak tadır.Uzun bir süre
toplayıcılık ve avcılıkla geçinen insanoğlu neolitik ile tarıma başlamıştır 1850′li yıllarda ise başta Kuzey batı Avrupa özellikle (ingiltere)olmak üzere “SANAYİ DEVRİMİNİ” ile yeni bir döneme başlamıştır

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Akarsular Coğrafyası (Potamoloji)

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 23 views

Akarsular Coğrafyası (Potamoloji)

Fransa ve Almanya’nın tam aksine İtalya’da nehir yatakları yeterince büyük ve derin değildir. Po Nehri bu kuralın dışında kalmakla birlikte ülkenin sadece Kuzey bölümünü sulamakta diger nehirler ise su debisi bakımından çok zayıf ve oldukça kısadır.

Alplerden aşağıya inen ve yıl boyunca durgun bir debiye sahip olan Kuzey İtalya nehirleri İlkbahar ve Sonbaharda bölgedeki yağışların artmasıyla sel felaketlerine sebep olmaktadır.
İtalyan’nın geriye kalan diğer nehirleri Apenin Sıradağlarından doğmakta olup fazla uzun değillerdir. Ayrıca kışın don olaylarına rastlanmamaktadır. Su kapasileri, bölgeye yağan yağışla orantılı olduğundan, düzensizdir. İlk ve Sonbaharda belirli büyüklüğe ulaşmasına rağmen yazın kurumaya yüz tutan nehirlere rastlanmaktadır.
Liguria Bölgesindeki bazı küçük akarsularun dışındaki Alp Daglarından doğarak Adriyatik Denizine akan nehirlerin en önemlisi 652 km uzunluğuna ve 74.970 km2 lik kapasiteye sahip olan Po nehridir. Diğer uzun akarsular; l’Adda, l’Oglio, il Ticino ve 8324 km2′lik kapasitesiyle Tanaro’dur.
Alpler’in en önemli ikinci akarsuyu aynı zamanda İtalya’nin ikinci büyük nehri 410 km uzunlugundaki l’Adige’dir. Piave, Tagliamento, Brenta ve Isonzo Alplerin önemli diğer akarsularıdır.
İtalya’nın diğer önemli nehirlerinin uzunluklaru ve kapasiteleri aşağudaki gibidir;
l’Aterno-Pescara (Emilia-Romagna) (145 km; 3188 km2)
l’Ofanto (Emilia-Romagna) (134 km; 2764 km2)
Tevere (Umbria,Lazio) (405 km; 17.169 km2)
l’Arno (Toscana)
il Volturno (Toscana)
il Garigliano
il Bradano
il Basento
Tirso (Sardenya)
Sayısız göllere sahip olan İtalya’da çoğunluğu Alplerde bulunan ve özellikleri birbirinden farklı olan binden fazla göl sayılmıştır. Alp Dağlarında bulunan ve ‘Çember Göl’ diye adlandırılan Brais ve Carezza Gölleri Trentino – Alto Adige Bölgesinde bulunmaktadır.
İtalya’nin en büyük gölleri Lago di Garda (Garda Gölü) (alan: 370 km2) (derinlik: 346m), Lago Maggiore (Büyük Göl) ve Lago di Como (Como Gölü) (Derinlik: 410m) Kuzey İtalya’da bulunmaktadır. Lago di Lugano (Lugano Gölü), Lago d’Orta (Orta Gölü) ve Lago d’Iseo (Iseo Gölü) yine Alplerde bulunan göllerdendir.
Diger önemli göllerinin çoğu volkanik olmakla birlikte derinlikleri ve çevreleri oldukça dikkat çekici derecede büyüktür. Bu volkanik göllerin çoğunluğu Lazio Bölgesinde bulunmaktadır. En önemlileri; 114.5 km2 alanı ile İtalya’nin dördüncü büyük gölü olan Lago di Bolsena (Bolsena Gölü), Lago di Vico (Vico Göli) ve Lago d’Albano. (Albano Gölü)’dür.
Umbria Bölgesinde ise İtalya’nın en önemli göllerinden birisi olan Lago Trasimeno (Trasimeno Gölü) (alan: 128 km2) bulunmaktadır.
İtalya’nın büyük göllerinden bir tanesi de Puglia Bölgesinde bulunan Lago di Varano (Varano Gölü)’dür.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Madencilik

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 24 views

Madencilik

MaKaLeLe – avatarı

Madencilik
Madencilik

* Arz kabuğunda bulunan cevher, endüstriyel hammadde, kömür ve petrol gibi ekonomik değeri olan herhangi bir maddeyi yeryüzüne çıkarıp onu paraya dönüştürme işidir. Madenciliğin amacı, ekonomiye gerekli doğal hammaddeyi sağlamaktır.
* Ekonomik önemi bulunan mineralleri rasyonel bir şekilde endüstriye sağlamak için geliştirilmiş uygulamalı bilim dalıdır.
* Maden yataklarının aranması, projelendirilmesi, işletilmesi ve çıkarılan madenin zenginleştirilmesi ile ilgili işlemleri içerir.

Tarihçesi
Tarihte bilinen en eski maden Swaziland’daki Aslan Mağarası’dır. 43.000 yıllık olduğu radyokarbon tarihleme yöntemiyle tespit edilen bu sahada, paleolitik dönem insanları demir ihtiva eden hematit madeni çıkarmışlardır. Benzer yaşlardaki Neandertal dönem insanların silah yapımında kullanılmak uzere çakmak taşı madenciliği yaptıkları sahalar Macaristan’da da bulunmuştur.
Erken dönemlerde yapılan madenciliğe başka bir örnek de eski Mısırlılarca Sina Yarımadası’nda işletilen turkuaz madenidir. Turkuaz, ayrıca Kristof Kolomb öncesi Amerika’da New Mexico’daki Cerillos Maden Bölgesi’nde de çıkarılmıştır. Madencilikte ilk defa kara barut (bir patlayıcı çeşidi) 1627 yılında, Slovakya’da bir maden kuyusunun açılması sırasında kullanılmıştır. Bu kasabada 1762 yılında dunyanın ilk Madencilik Akademisi de kurulmuştur.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Demografi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 20 views

Demografi

Demografi, dünyada veya bir ülkede bulunan nüfusun yapısını, durumunu, dinamik özelliklerini inceleyen bilim dalı. Yunanca demos (halk) ve graphein (yazmak) kelimelerinden meydana gelmiştir. Nüfusun coğrafyası veya nüfusbilim olarak da tanımlanır. Mevcut nüfusun; yaş, cinsiyet, evlilik durumu, geçim durumu, tahsil durumu gibi çeşitli sosyal ve ekonomik yönlerini inceleyen demografi; ülkelere ve bölgelere göre nüfus dağılımını ve doğum, ölüm, göç hareketi gibi gelişmeleri inceler. Niceliksel (sayılarla ilgili, kemiyet) ve Niteliksel (hal ve durumlarla ilgili, keyfiyet) diye, iki kısma ayrılmıştır.
Eski çağlardan beri gerek doğu İslam ve Türk dünyasında, gerekse batı Hıristiyan dünyasında demografinin ilgi sahasını teşkil eden nüfus sayımları ve çeşitli istatistikler yapıldı. Bu sayım ve istatistiklerin bir kısmının müşahhas (somut) neticeleri elde bulunmamakla birlikte, yapıldığı bilinmektedir. Hazret-i Ömer devrinde Müslümanlardan ve gayri müslim ahaliden alınan uşr, cizye ve haracla ilgili olarak tutulan defterler, askerlere yapılan maaş ve diğer ödemelerle ilgili divanlar birer istatistik özelliği taşımaktadır.
Hazret-i Ömer İslam ülkesinin her tarafına yaygınlaştırdığı divanlarla ilgili olarak çok sayıda memur vazifelendirdi. Divanlardan maaş alacak olan memleketin bütün halkı defterlere yazıldığı gibi, vazife alan memurların adları da ayrıca tesbit edildi. Uşurlu ve haraclı arazilerin ölçülüp devlete ödeyecekleri miktarlar bu ölçümlere göre hesaplanması sağlandı. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve diğer İslam devletlerinde de devletin temel politikasını belirleyecek, bölgeler arası dengeleri muhafaza edecek çeşitli ölçüm yazım ve sayımlar yapılmıştır. Yapılan bu çalışmalar demografi adıyla anılmamasına rağmen demografinin ilgi sahasına girmektedir.
Batı dünyasında, demografi uzmanlarının temel vasıtasını teşkil den nüfus sayımının Roma İmparatorluğuna kadar uzadığı bilinmektedir. Ortaçağ tarihiyle meşgul olan tarihçiler, hakiki manasiyle demografik diyebileceğimiz vesikaların Avrupa’nın güneyindeki memleketler için 13. ve diğer kuzey Avrupa memleketleri için ise 14. yüzyıldan itibaren mevcut sayılabileceğini ortaya koymuşlardır. Bu sebeple 1086 senesinde İngiltere’nin, 1328′de Fransa’nın umumi nüfusunu hesaplamaya yarayan tahrir (istatistik) vesikalarını birer istisna olarak bildirmektedirler. Geniş ülkelere şamil belli bir metotla yapılmış oldukları için istisnai bir önem taşıyan bu gibi vesikalar yanında, ortaçağdaki feodal parçalanma ile uygun kısmi ve hususi daha birçok sayımların neticelerini bildiren vesikalar da pekçoktur. Ortaçağ Avrupa’sının elinde bulunan bu vesikalar hakiki manasıyla nüfus sayımları olmayıp ekseriya hususi ve fevkalade bir hal karşısında belli bir vergiyi toplayabilmek için yapılmış sayımların neticelerini bildirmeleri, onların işlenmesini ve değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Bu durumda bazan bir şehrin bütün nüfusu değil de, yalnız belli bir varlık derecesinde bulunan mülk sahipleri veya muayyen bir yaşın üstünde eli silah tutan vatandaşlar kaydedilmiştir. Daha çok Hıristiyan memleketlerinde ve bu arada bilhassa Katoliklerde vaftiz, evlenmek, cenaze merasimi gibi vesilelerle Hıristiyanların kiliselerdeki hususi defterlere kaydedilmiş olması ve bu defterlerden birçoğunun iyi muhafaza edilmiş olması da Avrupa memleketleri için bu devirde nüfus tetkikleri bakımından zengin kaynaklardır.
Ortaçağda kurulan ve yeniçağda dünyaya hakim olan Osmanlı Devleti zamanında bugünkü demografi çalışmalarına benzer sayım ve istatistikler yapılmıştır. Belli usullerle ve düzenli aralıklarla tekrarlanan geniş sahalara şamil, sistematik nüfus sayımlarının neticelerini ihtiva eden, zaman ve mekan içinde mukayeseye müsait olan bu sayımlar yalnız şu veya bu vergiyi toplamak için fevkalade durumlarda veya tesadüfen ve hususi maksatlarla yapılmış sayımlar değildir. Bu sayımlar Osmanlı devletinin idari, mali bütün teşkilatının esasını teşkil edecek surette tasarlanmış ve yalnız vergi mükelleflerini değil türlü hizmetler ve imtiyazlar sebebiyle vergiden muaf olanları, ümera (idareciler) ve askerleri, kör, topal, müflis vs. bütün erkekleri ihtiva eden hakiki nüfus istatistikleri mahiyetinde bilgilerdir.
Bugün elde bulunan Türk arşivlerinin en kıymetli hazinesi, eski bir idari geleneğin otuz-kırk sene gibi aralarla yapılması emredilen büyük nüfus ve vergi tahrirlerinin neticelerini tesbit eden ana defterlerdir. Halen çeşitli arşivlerde bin kadarı bulunan bu ana defterler (kütükler) sayesinde belli bir tarihte Osmanlı ülkesi dahilinde her köy ve kasabada mevcut bulunan yetişkin erkek nüfusu, ellerindeki toprak miktarını gösteren işaretler ve her birinin tabi olduğu türlü vergi mükellefiyetlerini tesbit eden rakamlarla birlikte isimleri ve babalarının adlariyle ayrı ayrı kaydedilmiş olduğu görülmektedir. Yine aynı defterler sayesinde her köyün kimin timarı veya mülk ve vakfı olduğunu, o köylerde yapılan ziraatin ve yetiştirilen hayvanların çeşitleriyle miktarlarını bildiren veya bu bilgileri çıkarmaya yarayan sarih (açık) kayıtlar uşr (öşür) ve rüsum miktarını tayin eden rakamlar bulunabilmektedir. Bu rakamlar ve bilgiler Osmanlı devlet çarkının düzenli bir şekilde işlediğini göstermektedir. Bu suretle bundan dört-beş yüz sene önce Osmanlı ülkesinin her köşesinde mevcut sipahi veya mülk ve vakıf sahibi ile toprağa bağlanmış olan köylüyü, ülkenin bir ucundan diğer ucuna uzanan yollar boyunca derbent bekleyen, yol ve köprü tamir eden ve kervansaraylara hizmet eden insanları, madenci, şapçı, tuzcu, taşçı ve yağcı gibi türlü vazifeleri olan halkı ve nihayet her türlü komisyon ve vergi toplanan geçit, pazar, gümrük mahallerini yerli yerinde ve vazife başında görmek, Osmanlı devlet makinesinin çarklarının nasıl işlediğini anlamak ve rakamlarla ölçmenin bu defterler sayesinde olduğu söylenecek olursa, Osmanlılar zamanında demografik çalışmaların bugünkünden daha değişmez ve gerçekçi usullerle yapıldığı ortaya çıkar.
Sultan Birinci Selim Han, Sultan II. Bayezid Han, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan II. Murat Han devirlerinde yapılan çeşitli tahrirler ve istatistikler ilave olarak Kanuni Sultan Süleyman Hanın tahta geçişini takip eden ilk on sene içinde bütün Osmanlı memleketlerine şamil olmak üzere yaptırılmış olan tahrirlerin neticelerini ihtiva eden defterlere dayanarak, o tarihlerde Türkiye nüfusunu (Mısır, Irak ve Tuna ötesi Avrupa bölgeleri hariç) tesbit etmek mümkündür. Daha sonraki Osmanlı asırlarında yapılan çeşitli tahrir ve sayımlar devletin siyasi, ekonomik ve sosyal nizamına yönelik düzenlemelere kaynaklık etmiştir. (Osmanlılar zamanında yapılan demografik çalışmalarla ilgili bilgi rakam ve değerlendirmeleri Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan tarafından neşredilen Tarihi Demografi Araştırmaları ve Osmanlı Tarihi adlı makalede açık bir şekilde bulmak mümkündür.)
Demografi, Avrupa’da, ilk defa bilim olarak 17. yüzyılda İngiliz istatistikçi John Graunt’un çalışmasıyla ortaya çıktı. Graunt, 1662′de yayımladığı, Natural and Political Observations… Made Upon the Bills of Mortality (Ölüm Kayıtları Üzerine Tabii ve Siyasi Gözlemler) de demografların temel vasıtalarından olan ölüm oranı tablolarının ilkini hazırladı. Ölüm ve vaftiz kayıtları üzerine tedkik ve incelemelerinden yola çıkarak gerçekleştirdiği çalışmalarla Avrupa’da demografi biliminin kurucusu sayıldı. Demografik araştırma ve incelemelerdeki ilerlemeler 16 ve 17. yüzyıllar boyunca da sürdü. Ölüm oranını tesbit eden tablolar daha gelişkin duruma getirildi. Doğumda erkeklerin ağır bastığı, cinsiyet oranları gibi belli bazı demografik kanunlar ve eğilimler tesbit edildi. Dünyanın pekçok yerinde bu sahadaki bilgilerden yola çıkılarak, ilk nüfus tahminleri yapıldı. 18. yüzyılda hayat sigortasının ve halk sağlığına verilen önemin artması neticesinde ölüm istatistiklerinin incelenmesine karşı ilgi uyandı. 19. yüzyıla kadar demografik istatistikler ve nüfus sayımları hızlı bir gelişme gösterdi. 19. yüzyılın ortalarında Batı dünyasının büyük bölümünde nüfus sayımı ve hayat istatistikleri, doğumların ve ölümlerin sistemli olarak kayda geçirilmesi uygulamaları yerleşti. Bu durum demografik araştırmaların sahasının genişlemesini sağladı.
Demografi kelimesini ilk olarak Fransız bilim adamı Achille Guillard 1855′te yayımladığı, Éléments de Statistique Humaine ou Demographie Comparée (Beşeri İstatistiğin İlkeleri veya Karşılaştırılmalı Demografi) adlı eserinde kullandı. Fransız akademik çevreleri demografi terimini özellikle sağlık ve ölüm oranını etkileyen hayat şartlarıyla alakalı istatistikler için kullandılar. Terim kısa bir müddet içinde Avrupalı araştırmacılar tarafından yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. ABD’de ise daha geç kabul gördü. Demografi 20. yüzyılda görülmedik biçimde genişleyip çeşitlendi. Nüfus dinamikleri ile demografi dışı değişkenler arasındaki etkileşim daha geniş biçimde kabul gördü.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen harpler, bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkan yeni sosyal meseleler de demografinin ilgi sahasını etkiledi. Böylece demografi şumullü ve disiplinler arası bir hususiyet kazandı. Gerek gelişmiş ülkelerdeki gerekse gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus meseleleri de demografiye verilen önemin artmasını sağladı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında görülen nüfus patlaması, nüfus ve kalkınma arasındaki karşılıklı ilişki, doğum kontrolü hareketi, plansız şehirleşme, kent nüfuslarının akıl almaz şekilde artması, kanunsuz göçler ve işgücü istatistikleri demografinin önemini giderek artırdı. Başta Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlar olmak üzere demografi sahasında daha şumullü ve daha çok sayıda meselelerle ilgilenen birçok araştırma kurumu, çeşitli milletlerarası kuruluş ve konferanslar, yalnızca demografi çalışmalarına ayrılmış olan yayınlar ortaya çıktı. Bütün bu gelişmeler, demografi biliminin olgunlaşmasını, geniş bir ilgi sahasını kuşatan milletlerarası bir disiplin olarak ortaya çıkmasını sağladı. Doğumlar ve ölümler, öğrenim gören nüfus, emekli maaşı alanların sayısı, hane halkı sayısı, işgücü piyasasının yapısı, sağlık, eğitim ve mesken (konut) ihtiyacıyla ilgili meseleler demografi bilimi tarafından incelenip değerlendirildi. Günümüzde kısımlara ve şubelere ayrılan demografi bilimi, sayısal bilgilerin yanında sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel konuları araştırıp değerlendirmektedir.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Konfederasyon

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 13 views

Konfederasyon

Konfederasyon, bağımsız devletler tarafından, egemenliklerini muhafaza etmek şartıyla, ortak ve sınırlı menfaatlerini sağlamak maksadıyla, bir antlaşma ile kurulan devletler topluluğu.
Konfederasyonda, devletler ancak belli ve sınırlı maksatlarla birleşmişlerdir. Konfederasyonu meydana getiren konfedere devletlerin devletlik vasfı, konfederasyon halinde de devam eder. Ortak menfaatlerini gerçekleştirmeye yarıyacak nisbette bir işbirliği yaparlar; bunun dışında müstakil devlet sıfatlarını, hak ve vazifelerini tamamiyle korurlar.
Konfederasyona dahil konfeder devletler gerek harici gerekse dahili bakımdan tam manasıyla hakimiyetlerine sahiptirler. Üye devletler diğer devletlerle hertürlü diplomatik münasebetlerde bulunabilirler. Konfeder devletler, konfederasyona dahil devletleri hiçbir taahhüd altına sokmaksızın başka devletlerle savaşa giriştikleri gibi, aynı konfederasyonda üye olan bir devlet ile savaş yaptığı zaman, bu milletlerarası hukuk bakımından bir iç savaş sayılmaz; iki devletin harbi sayılır.
Konfederasyonda üye devletlerin temsilcilerinden meydana gelen bir meclisi vardır. Bu meclis tarafından alınan kararları üye devletlerin de tatbik edebilmesi için her devletin ayrı ayrı bizzat yetkili organınca benimsenerek tasdik edilmesi gerekmektedir.
Konfederasyon devlet topluluğu bir antlaşma ile meydana geldiği için, üye devletler istedikleri zaman konfeder devletten ayrılabilirler. Konfederasyon tipi devlet topluluğunun asrımızda artık modası geçmiştir. Yalnız, çoğunlukta federasyon devlet tipini hazırladığı için, tarihi bir önemi vardır. Gerçekten bugün federasyon tipi devletler, bir zamanlar konfederasyon şeklinde idiler. Mesela, İsviçre 1848 tarihine kadar konfederasyon halinde idi. Bu tarihte bugünkü federal devlet durumuna geldi. Bugün bir federasyon devlet şekli meydana getiren ABD, 1776′dan 1787 yılına kadar konfederasyon devlet şekli idi. Bugünkü Birleşik Almanya da 1870 yılına kadar konfederasyon devlet durumunda idi. Şu halde tarihi bakımdan konfederasyon, federal devlet şeklini hazırlayan bir merhaledir.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Kültürel Coğrafya

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 17 views

Kültürel Coğrafya

Kültürel coğrafya, dünya kültürlerinin coğrafi yaklaşımlarla incelenmesini ifade eder. Ülkelerin ve bölgelerin, alışkanlık ve geleneklerinin, yeme içme, giyim kuşam, müzik, mimari, din ve dil gibi özelliklerinin incelenmesini içine alır. Yeryüzüyle ilişkisi bağlamında, toplumsal yaşamın her yönü kültürel coğrafyanın ilgi alanı içine girebilir, hatta insanla ilgili olarak beşeri coğrafyanın tüm konuları, bir bakıma kültürel coğrafya konusu olarak da kabul edilebilir.
Kültür çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Bu nedenle, öncelikle kültürün ne anlama geldiği konusunda ortak bir yargıya varılmalıdır. Tümertekin ve Özgüç’ün ifadesiyle, örnegin kültürlü bir insandan söz edilirken, müzik ve sanatta en yüksek zevklere sahip, iyi okumuş, iyi eğitim görmüş, içinde bulunduşu toplumda en iyi davranışların ne olduğunu bilen birisi kast edilir. Fakat toplumbilimciler arasında kültür deyiminin bir toplumun yalnızca müzik, edebiyat ve sanatını değil, aynı zamanda onun hayat tarzının tüm yanlarını –giyim kuşamı, günlük yaşama alışkanlıkları, gıda tercihleri, evlerinin mimarisi, çiftlik ve tarlalarının şekilleri, eğitim, yönetim ve yasal sistemlerini de ifade ettiği kabul edilmektedir. İşte bu nedenle coğrafyada kültür, kültürlü insan ifadesindeki kültür kavramından çok daha fazlasını içermektedir. Kültür, bir toplumun üyesi olarak insanın yarattığı, ögrendiği veya kazandığı her şeyi (bilgi, sanat, gelenek, alışkanlıklar, vb.) içine alan karmaşık bir bütündür, bir grup insanın ortak hayat tarzıdır. Bir başka tanımla da kültür, yeryüzünün insan tarafından yaratılan kısmıdır. Antropologlara göre ise kültür, her şeyi kapsar ve kültürel öğrenmeye ve simgelere dayalı düşünce sistemleri olarak tanımlanabilir. İnsanlar, dünyalarını tanımlamak, duygularını ifade etmek ve yargıda bulunabilmek için kullandıkları, önceden kurulmus anlam ve semboller sistemini zaman içinde içselleştirirler. Ondan sonra bu sistem, insanların hayatları boyunca davranışlarına ve algılarına yön verir. Bununla birlikte, Crang’in 1950’ye değin çeşitli yazarların akademik kitaplarda kültüre ilişkin 150’den fazla tanım saptadıklarını dile getirdiğini de hatırlatmadan geçmemek gerekir.
Coğrafyacılar kültürü incelerken mekân-kültür ilişkilerini göz önüne alarak; kültürün mekâna bağlıbenzerlik ve farklılıklarını, ortaya çıkan çeşitliliği inceler ve yorumlarlar.
Kültürel coğrafyanın başlıca konuları aşağıdaki gibidir:

* Kültürel yayılma
* Kültürel ekoloji
* Kültürel bütünleşme
* Kültürel peyzaj
* Kültürel coğrafi geçmiş
* Kültür bölgeleri

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Dinler Coğrafyası

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 13 views

Dinler Coğrafyası

Din, bir veya birden fazla tanrıya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapinmayı sistemleştiren toplumsal bir kurumdur. İnsanların, geleneksel bir kurum olarak benimseyip mensubu oldukları dinlerin veya tercihleri doğrultusunda seçtikleri kutsal inanışların yeryüzündeki coğrafi dağılışını inceleyen sosyal coğrafya dalına dinler coğrafyası denir.
Dinler coğrafyası, çeşitli özelliklere sahip dinlerin ve kutsal inanışların yeryüzünde ortaya çıktığı alanların tespitini yapmakta, günümüzde bunların hangi kıta ve ülkelere kadar yayıldığını inceleyerek etki alanlarının sınırlarını çizmekte, bu dinlere ve kutsal inanışlara mensup olan nüfusun miktarıyla dağılış ve yoğunluğunu belirlemektedir. Diller coğrafyasında olduğu gibi, dinlerin de yeryüzündeki dağılımı ve diğer özellikleri, kıta ve ülke ölçeğinde incelenebileceği gibi, bir ülke içindeki bölge, bölüm, yöre, kesim ve alanlara göre de ele alınabilmektedir. Çok geniş alanlara yayılan büyük dinler yanında diğer küçük dinlerin de bir mekânsal boyutu olması ve bu boyutun büyük çeşitlilikler göstermesi coğrafyacılar için dinleri de çok çekici kılmaktadıir. Coğrafyacılar dini, kültürel farklılıktaki başlıca faktör ve kültürel yayılmada da önemli bir eleman olduğu için incelerler.
Günümüzde kalkınma ve şehirleşmenin aldiği boyutlara ve bu bağlamda çağdas toplumlarda yaygınlaşan laikliğe rağmen din hala milyarlarca insanın yaşam ve davranışlarındaki egemenliğini sürdürmektedir. Dinsel inanç, örneğin bir grubun oy verme eğilimini, beslenme alışkanlıklarını, alış-veriş kalıplarını, iş tiplerini ve sosyal mevkilerini etkileme potansiyeline sahiptir. Hindistan’ın çoğunluk dini olan geleneksel Hinduizm insanları kast olarak adlandırılan sosyal sınıflara ayırır ve her birisi için belirlenmiş geçim şekillerini ifade eder. Bazı kimselerin yaşamlarının günlük, haftalık ve yıllık planlarını din çizer; ne tür yiyecekler yiyecektir, ne zaman yiyecektir, hangi tür giysiler giyecektir gibi. Yahudiler ve Müslümanlar domuz eti, Hindular et yemezler. Müslümanlar alkollü, Mormonlar kafeinli içecek içmezler gibi.
Dinlerin yeryüzündeki dağılışı ve yayılışını inceleyen dinler coğrafyası ile dinsel coğrafyanın birbirine karıştırılmaması gerektiği de vurgulanmalıdır. Dinsel coğrafya, bilindiği gibi, dünyanın yorumunun din yoluyla yapılması ile ilgilidir. Örneğin on altı ve on yedinci yüzyıllarda Protestan Almanya’daki coğrafya dinsel coğrafyaydı ve dünyayi Tanrı’nın bir yaratışı, Tanrı’nın Şehri, Allah’ın Bahçesi olarak gören bir bakış açısına sahipti.

Popularity: 4% [?]

29
Temmuz

Topoğrafya

Yazan: Ümit  |  Kategori: Coğrafya  |  Okunma: 12 views

Topoğrafya

Topoğrafya, bir arazi yüzeyinin tabii veya suni ayrıntılarının meydana getirdiği şekil. Bu şeklin kağıt üzerinde harita ve tablo şeklinde gösterilmesiyle ilgili ölçme, hesap ve çizim işlerinin hepsi.

Arazi yüzeyinin şekli, istenen hassasiyete bağlı olarak takeometre veya teodolit denilen düşey ve yatay açıları ve uzaklığı ölçen aletler kullanılarak belirlenir. Düşey doğrultudaki kesit ölçmeleri için nivo denilen aletten de faydalanılabilir. Topografik ölçmelerde kenar uzunluğu 500-1000 metreye kadar olan nirengi ağı hasıl edilir ve bu poligonun köşelerinin birbirlerine göre konumları belirlenir. Daha sonra topoğrafyası belirlenecek arazi parçasına ait karakteristik noktaların, istasyon noktalarının konumları bu poligona bağlanarak tespit edilir. Arazi ölçmelerinden sonra kağıt üzerine işlemeye geçilir. Aynı yükseklikteki noktaları birleştiren eşyükselti eğrileri çizilerek arazinin yüzey şekli ve üzerindeki ayrıntılar belirtilir. Bu işlemlerde topoğrafın yorumu da elde edilen sonucu etkiler. Günümüzde hava fotoğrafları çekilerek bunların yorumu yoluyla daha kısa sürede topoğrafik durum ortaya konulabilmektedir. Ancak bu tür fotoğrametrik ölçmelerde hassasiyet azalabilir.

Mühendislik yapılarının (yol, baraj, bina gibi) araziye uygulanabilmesi için topoğrafyanın bilinmesi şarttır.

Topoğrafya sanatının tarihi en az mühendislik kadar eskidir denilebilir. Hassas topoğrafik ve jeodezik ölçmeler 17. yüzyılda başlamıştır.

Popularity: 4% [?]