‘Biyografiler’ kategorisi yazıları

23
Haziran

Süreyya Serdengeçti

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 44 views

Merkez Bankası’nda 1980 yılında göreve başlayan Serdengeçti, önce dış borç ertelemelerinde çalıştı. Daha sonra döviz rezervlerinin yönetimi alanına geçen Serdengeçti, 1990′da Döviz İşlemleri Müdürü, 1992′de Açık Piyasa İşlemleri Müdürü oldu ve 1994′de Genel Müdür Yardımcısı olarak, Genel Sekreterlik Basın Danışmanlığına getirildi. Serdengeçti, aynı yıl Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün, Genel Müdür Yardımcılığına atandı ve Ödemeler Dengesi ile Uluslararası Kuruluşlar alanlarında çalıştı. , Mayıs 1996 tarihinden bu yana, Para Piyasaları ve Fon Yönetimi Genel Müdürlüğü görevini sürdürüyordu. Serdengeçti, 2 Ocak 1998 tarihinde Başkan Yardımcısı olarak atandı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Paranın patronu Serdengeçti Hürriyet 3 Mart 2001

KASIM krizinin ikinci dalgasıyla geçen ay karşılaşan Türkiye’de ekonomi yönetimi tepeden tırnağa değişti. Dün Başbakan Bülent Ecevit, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş’in kabineye alınarak ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olduğunu açıkladı. Başbakan Ecevit, Derviş’e bağlı olarak çalışacak Merkez Bankası Başkanlığı’na, 21 yıldır Merkez Bankası’nda çalışmakta olan başkan yardımcılarından ‘nin atandığını bildirdi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 16 MAYIS 2001

Serdengeçti, Para Programı’nı açıkladı
Hürriyet 16 Mayıs 2001

Merkez Bankası Başkanı , 2001 Para Programı’nı açıklarken, piyasaya şu mesajları verdi: ‘‘Dalgalı kura devam ediyoruz. Döviz kurları enflasyonun öncü göstergesi olduğu için ani şoklara karşı faiz silahı kullanılacak. Piyasayı bozucu şoka izin verilmeyecek.’’

Merkez Bankası Başkanı , 2001 yılı Para Programı’nı açıkladı. Serdengeçti, 22 Şubat sabahından itibaren uygulanmaya başlanan dalgalı kur politikasının süreceğini belirterek, ‘‘Dövizde ani dalgalanmalar olursa, Merkez Bankası bu dalgalanmalara tepkisini gösterecek. Piyasayı bozucu şoklara izin verilmeyecek’’ dedi.
IMF’nin Türkiye’ye sağlayacağı 15.7 milyar dolarlık (Türkiye’nin IMF’ye olan ödemesi düştükten sonra 14.3 milyar dolar) mali kaynağın IMF İcra Direktörleri Kurulu’nca görüşüldüğü sıralarda, eşanlı olarak Merkez Bankası Başkanı de 2001′in son sekiz ayına ilişkin 39 sayfalık para politikasını açıkladı.

Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemdeki önceliğinin dalgalanmaya bırakılan döviz kurlarının enflasyonist etkisini en aza indirmeye yönelik para politikası olduğunu bildiren Serdengeçti, ‘‘Orta vadede ise para politikasının nihai amacı fiyat istikrarı olarak belirginleşecektir’’ dedi. Merkez Bankası için yeni kur rejiminin tutarlı sürdürülebilirliğinin çok önemli olduğunu vurgulayan Serdengeçti, ‘kriz fırsatçılarını’ uyardı. Serdengeçti, bu konuda şöyle dedi:
‘‘Günlük bazı fırsatları, riskleri ve eğilimleri değerlendirmenin önemli olduğunu düşünmekle birlikte, piyasa katılımcıları tarafından verilecek her türlü olağandışı veya aşırı reaksiyon yalnızca, kademeli olarak oluşturulmaya çalışılan dengeleri bozmaya yönelik olacaktır. Merkez Bankası, sözkonusu durumlar karşısında para politikası araçlarını tutarlı ve etkin biçimde kullanacaktır.’’

REZERVE 3.7 MİLYAR
Serdengeçti, IMF ve Dünya Bankası’ndan gelecek kaynağın 3.7 milyar dolarlık (Net olarak 2.4 milyar dolar) bölümünün Merkez Bankası rezervlerini desteklemek amacıyla kullanılacağını söyledi. Sözkonusu kaynağın 6.5 milyar dolarlık bölümünün ise Mayıs ve Haziran aylarında kullanılacağını söyleyen Serdengeçti, bu konuda şu açıklamayı getirdi:
‘‘Döviz rezervlerimizi artırarak dış yükümlülüklerin karşılanmasında önemli bir rahatlama sağlayacak olan bu imkan, kamu ve fon bankaları operasyonunun başarısı ve iç borç stoğunun sürdürülebilirliğini devam ettirebilmek açısından da, bankamızın önümüzdeki 5 aylık dönemde Hazine’yi fonlayabilmesine olanak tanımaktadır. Bu kaynağın mali piyasalarda istikrarın sağlanmasına önemli katkıda bulunarak, faiz oranlarının aşağı çekilmesine ve döviz kurlarının dengeye kavuşmasına yardımcı olacağına inanmaktayım.’’

Para tabanının bu yıl yüzde 25.8 artmasının öngörüldüğünü söyleyen Serdengeçti, sözlerini şöyle sürdürdü:
‘‘Diğer bir deyişle, geçen yıl sonunda 5.8 katrilyon TL olan para tabanı değerinin bu yıl sonunda 7.3 katrilyon TL olması öngörülüyor. Bu oran belirlenirken yüzde 52.5 oranındaki yıl sonu TÜFE artışı ile yüzde 3′lük reel GSMH gerilemesi gözönüne alınmıştır.’’

Merkez Bankası Başkanı, mevcut durumda bekleyişlere yönelik belirsizlikler nedeniyle Net İç Varlıklar düzeyinde de belirsizlik olduğunu söyledi. Serdengeçti, ‘‘Bu nedenle gelişmelere göre para tabanına ilişkin sözkonusu hedefler gerekli gördüğü taktirde revize edilebilecektir’’ dedi.

Bu sürecin doğrudan hedeflenmesinin önkoşulları sağlanana kadar geçiş süreci olduğunu vurgulayan Serdengeçti, ‘‘Merkez Bankası kısa vadede parasal büyüklüklerin kontrol edilmesine yoğunlaşacaktır’’ diye konuştu.
2001′in enflasyonsuzlaşma adına kayıp bir yıl olduğunu hatırlatan Serdengeçti, ‘‘Ama Türkiye ekonomisinin yapısal problemlerini çabuk ve kalıcı bir şekilde çözebilmek açısından da bir kazanç olduğunu söylemeliyim’’ dedi. Serdengeçti, konuşmasını şu mesajla bitirdi:
‘‘Dünya ekonomilerinde enflasyonun sonu gelirken, enflasyonun son kalesi olarak görülmek, hakettiğimiz yere gelmemizi zorlaştırmaktadır.’

Merkez Bankası 2001′de piyasada neler yapacak?
Döviz kurları piyasada arz ve talep koşullarına göre belirlenecek.
Dövize müdahale, kurda aşırı dalgalanmaları önleme yönünde olacak.
Kura müdahale uzun dönemli değeri etkileyecek çapta olmayacak.
Dövize müdahale döviz ihalesi yöntemi kullanılarak yapılacak.
Dövize dayalı risk yönetimi enstrümanları oluşturulacak.
Piyasalara işlerlik kazandırılması için çaba gösterilecek.
Kısa dönem faizler etkin biçimde kullanılacak.
Para tabanı 2001′de yüzde 25.8 artacak. Para tabanı değeri yıl sonunda 7.3 katrilyon lira olacak.
Yıl sonu net iç varlıkların değeri en fazla 21 katrilyon lira olabilecek.
Kamu ve fon bankalarının gecelik borçlanma gereği bu ay sonunda 7 katrilyon liraya düşürülecek.
Merkez Bankası, Fon bankalarından doğrudan alacağı borçlanma senedi tutarını 14 katrilyon liraya çıkararak vadeli repo stok değerini 7 katrilyon TL’ye indirecek.

Para Programı’nda 2001 hedefleri
Net iç varlıklar (Trilyon TL)
Dönemler Tavan Değerler
31 Mayıs (Performans Kriteri) 9.750
30 Haziren (Performans Kriteri) 13.250
31 Ağustos (Performans Kriteri) 15.850
30 Ekim (Performans Kriteri) 19.500
31 Aralık (Gösterge Değer) 21.000

Ne anlama geliyor
Merkez Bankası, Hazine’nin borç yönetimini kolaylaştırmak için kullandıracağı dış finansmanı net iç varlıklarda gösteriyor. Bu kaleme göre Merkez Bankası’nın Hazine dahil bütün iç piyasalara olan Türk Lirası cinsinden yükümlülükleri aylar itibariyle en fazla ‘tavan değerler’ kadar olabilecek. Yıl sonunda 21 katrilyon lira olarak hedeflenen bu büyüklük, Hazine finansmanı çıkartıldıktansonra 9.5 katrilyon lira seviyesinde olacak. Yani, IMF’den gelecek para kadar Hazine’ye para aktarılabilecek.

IMF’den kotamızın 16 katı para geliyor
Merkez Bankası Başkanı , bu yıl içinde IMF ve Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye gelecek kaynağın brüt 15.7 milyar dolar düzeyinde olduğunu, bunun netinin 14.5 milyar dolara denk geldiği belirtildi. Devlet Bakanı Kemal Derviş’in açıkladığı ‘‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’nda, Türkiye’nin IMF’den alacağı kaynağın, normal kotasının 16 katı düzeyinde olduğu vurgulandı.

Soruşturma olsa da döviz alır-satarız
Merkez Bankası Başkanı , kurun serbest bırakılması nedeniyle bir kredibilite kaybının söz konusu olduğunu belirterek, ‘‘Merkez Bankası’nın bir kredibilete kaybı da söz konusudur. Bu kredibilite kaybı da doğaldır’’dedi. Merkez Bankası’nın operasyonlarının her zaman incelenebileceğini de ifade eden Serdengeçti, ‘Merkez Bankası’nın herhangi bir operasyonunun incelenmiş olması veya incelenecek olması takdir edersiniz ki Merkez Bankası’nı operasyon yapmaktan alıkoymaz. 14 yıldır yaptığımız gibi biz bankalara gene ucuz ve pahalı kurdan döviz almaya ve döviz satmaya devam edeceğiz hiçkimsenin şüphesi olmasın.’’

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Hamid Aytaç

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 44 views

Asıl adı Şeyh Musa Azmi’dir. Bu bakımdan “Azmi” imzalı bir çok yazısı vardır. Hamid, takma adı ile tanınmaktadır. Aytaç soyadını almıştır. 1891′de Diyarbakır’da doğmuştur. Tuhfe-i Hattatîn’de adı geçen Hattat Amidî yani Diyarbakırlı Seyyid Adem Efendi torunlarından Zülfikar Ağa’nın oğludur.
İlk öğrenimini sibyan mektebinde Diyarbakır meb’usu hoca Mustafa Akif Efendi’den yapmıştır. Yazı aşkı da bu hocanın eğitiminden doğmuştur. Rüşdiye mektebinde Hoca Vahid Efendi’den rik’a ve jandarma kolağalarından (önyüzbaşı) Ahmed Hilmi Efendi’den sülüs yazıyı öğrenmiştir. Ayrıca Kavas-ı Sağır imamı Said Efendi’den ve akrabasından hüsn-i hat hocası Abdüsselam Efendilerden de öğrenimini sürdürmüştür.

Resme yetenekli olduğundan askerî rüşdiye resim ve fransızca öğretmeni merhum ressam Ali Rıza Bey’in öğrencisi ressam Hilmi Efendi’den resim öğrenmiştir. Öğrenci iken Hasan Ferid Bey’in atlasından haritaları aslı gibi çizdiğinden eser, okulun müzesine konulacak değerde görülmüştür.Harb Okulu matbaası hattatlığına, sonra da Genel Kurmay serhattatı (hattatların başı) hocası Mehmed Nazif Efendi’nin ölümü üzerine bu matbaaya geçmiştir. Bu görevi yedi yıl sürmüştür. Bu görevi sırasında l. Dünya Savaşı’na rastlayan yıllarda Yıldırım Orduları Gurubu emrinde Almanya’da Berlin’de Harita Dairesi’nde bir yıl çalışmış, sonra İstanbul’a dönmüştür.

Mütarekeden sonra istifa etmiş ve “Hattat Hamid Yazı” evi diye bir işyeri açarak o tarihten sonra hep serbest çalışmıştır. Hattat Hamid Bey Türk matbaacılığına çinkografi, çelik üzerine resim ve yazı hakketme yani gravür, kabartma ve lüks baskı tekniğini de ilk getirenlerdendir.

İstanbul’da en yeni camilerden olan Şişli Camii’nin eşsiz yazıları ile bir çok evlerde, salonlarda ve işyerlerinde Mısır ve Irak’ta, hatta dünyanın her yerinde onun binlerce nefis yazısı vardır. Uzun ve verimli bir ömür süren Hattat Hamit Bey bütün İslam aleminden, hatta Japonya’dan bile bir çok öğrenci yetiştirmiştir.

Son yazılarından biri, Kırk Hadistir. Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde yazılarından bir kısmının mikrofilmleri alınarak saklanmıştır. İslam festivali için 1976 yılında İngiliz televizyonu için Süleymaniye Kütüphanesi’nde renkli bir filmi çekilmiştir. Ölümünden birkaç ay önce de İslam Kültür ve Tarih Merkezi tarafından böyle bir film hazırlatılmıştır. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde kasetlerde kendi sesinden hayat hikayesi vardır.
Mekke-i Mükerreme’de yapılmış olan son İslam Konferansında Hattat Hamit Bey’in yazdığı bir Kur’an-ı Kerim’in Almanya’da yapılmış nefis yaldızlı ve renkli bir baskısı Suudî Arabistan kralı Halid tarafından bütün İslam devlet başkanlarına armağan edilmiştir.

18 Mayıs 1982′de ölmüş, vasiyeti üzerine Karacaahmet mezarlığında Şeyh Hamdullah’ın yakınındaki kabrine, bir mi’rac kandili günü toprağa verilmiştir.

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Jean Paul Sartre

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 45 views

Jean Paul Sartre

21 Haziran 1905′te Paris’te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi’ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü. 1929 yılında Simone de Beauvoir’la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş hareketine katıldı. “Sinekler” adlı tiyatro oyunu, onun Direniş hareketinde olduğunu bilmeyen Almanlar’ın izniyle oynandı (1943). Aynı durum, “Varlık ve Hiçlik” adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; “Varlık ve Hiçlik”te Sartre ilk kez felsefesini ortaya koydu. 1945 yılında öğretmenliği bırakarak “Les Temps Modernes” adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB’ye destek veriyor, Fransa’nın Cezayir’e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu; Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953′ten başlayıp, 1957′de yoğunlaşan bir savaş yürüttü; Sartre “121′lerin Bildirgesi”ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü’nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı’nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel mahkemesinin de başkanlığını yaptı. 1968 yılında, Sovyetler’in Prag’a müdahalesinin ve Fransa’daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocular’la da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation’u kurdu. 1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor’la (Benny Levy’nin takma adı), aydının rolü, bireyin Tarih’teki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında “Pouvoir et liberté” adında bir yapıt hazırladı. Siyasal etkinliklerinin yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre’a göre “Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır.” Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980′de Paris’te öldü. Sartre’ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.

Sartre’ın adıyla birlikte anılan Varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır, Blaise Pascal’le başlar; ama, Sokrates’in felsefesinde, hatta İncil’de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal’i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger, ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.

Sartre varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman –ya da bir alçak- olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince “bağımlı” olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

IlAdalet Ağaoğlu

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 27 views

, 1929′da doğdu. Ortaöğrenimini Ankara Kız Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi DTC Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1950). Açılan bir sınavla Ankara Radyosu’na girdi; burada ve kuruluşundan sonra TRT’de çeşitli görevlerde bulundu (1951-70). TRT Radyo Dairesi Başkanlığı’ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Öğrencilik yıllarında başladığı yazarlığını 1970′ten sonra başka hiçbir işle paylaşmadı. Radyo ve sahne oyunlarını romanları, öykü, anı, deneme kitapları izledi. Bu çalışmalarında hayatın değişim ve dönüşümlerine duyarlı yaklaşımlarıyla dikkat çekti. Doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdeledi. Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davrandı; kendine özgü anlatım biçimleri geliştirdi.

ESERLERİ

Oyun: Bir Piyes Yazalım (1953), oynanmış, basılmamış; Evcilik Oyunu (1964); Çatıdaki Çatlak (1965); Sınırlarda (1970); Tombala (1967); Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar (1973); Kendini Yazan Şarkı (1976); Duvar Öyküsü (1992); Çok Uzak-Fazla Yakın (1991); “Fikrimin İnce Gülü” (1996).

Roman: Ölmeye Yatmak (1973); “Fikrimin İnce Gülü” (1976); Bir Düğün Gecesi (1979); Yazsonu (1980); Üç Beş Kişi (1984); Hayır… (1987); Ruh Üşümesi (1991); ROMANTİK Bir Viyana Yazı (1993).

Öykü: Yüksek Gerilim (1974); Sessizliğin İlk Sesi (1978); Hadi Gidelim (1982); Hayatı Savunma Biçimleri (1997).

Anı: Göç Temizliği (1985); Gece Hayatım (Rüya Anlatısı, 1991).

Deneme: Güner Sümer Toplu Eserleri I.-II. Cilt (1983); Seçmeler (1993); Karşılaşmalar (1993); Geçerken (1996); Başka Karşılaşmalar (1996). Ayrıca basılı olan ve olmayan çevirileri vardır.

Ödülleri: Üç Oyun, 1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü; Yüksek Gerilim, 1975 Sait Faik Hikâye Armağanı; Bir Düğün Gecesi, 1979 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı, 1980 Madaralı Roman Ödülü; Çok Uzak-Fazla Yakın, 1992 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü (Tiyatro); ROMANTİK Bir Viyana Yazı, 1997 Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü, 1995 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat (Edebiyat) Büyük Ödülü.

Ünvanlar: TÜYAP Onur Yazarı (1994), Eskişehir Anadolu Üniversitesi Fahri Doktora Unvanı (1998), ABD OSU (Ohio State University, Humane Letters) Edebiyat Fahri Doktora Unvanı (1998).

‘nun YKY’deki kitapları
Duvar Öyküsü (1992), Karşılaşmalar (1993), Seçmeler (1993), ROMANTİK Bir Viyana Yazı (1993, 1994, 1995),Yazsonu (1993, 1995, 1996), Ölmeye Yatmak (Dar Zamanlar I, 1994), Bir Düğün Gecesi (Dar Zamanlar II, 1994, 1995), Hayır… (Dar Zamanlar III, 1994), Geçerken (1996), Toplu Oyunlar (1996), Başka Karşılaşmalar (1999), “Fikrimin İnce Gülü” (1999), Üç Beş Kişi (1999),
Ruh Üşümesi (1999), Göç Temizliği (2000), Gece Hayatım (2000), Toplu Öyküler I (2001),Toplu Öyküler II (2001).

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Frances Kazan

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 28 views

İngiltere doğumlu. İlk evliliğini bir rock’n roll grubu prodüktörüyle yapmış. Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden sayılan Elia Kazan’la 20 yıl önce tanışmış ve evlendikten sonra rock dünyasını ele alan ilk romanı “İyi Geceler Küçük Kardeş’i yazmış. Lisansını İngiliz Edebiyatı, yüksek lisansını Türk Edebiyatı üzerine yapan Kazan tez konusu olarak ‘Halide Edip ve Amerika’yı seçmiş. Şu aralar Osmanlı tarihiyle ilgili son romanı üzerine çalışan ve Cornucopia Dergisi’nde yazan Kazan iki kente âşık. Kentlerden biri 30 yıldır yaşadığı New York, diğeri ise görür görmez tutulduğu istanbul.

ÜNLÜ ROMANCIMIZ HALİDE EDİP ADIVAR’IN HAYATINI ROMANLAŞTIRAN FRANCES KAZAN
Beni çelişkileri büyüledi

New York Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı masterı yaptınız. Tez konunuz ise Halide Edip’ti. Türk edebiyatı neden ilginizi çekti?
Eşim Kadıköy doğumlu. 1986′da bir kitap yazmıştım ve tekrar okula başlamak istiyordum. Tam o sırada buraya geldim, bütün Türkiye’yi gezdim ve âşık oldum Türkiye’ye, bu ülke hakkında daha çok şey keşfetmek istediğimi anladım. New York’a döndükten sonra üniversitede de bu bölümü seçtim.

Bir söyleşinizde “Halide Edip’in çelişkileri beni büyüledi” diyorsunuz. Halide Edip’in çelişkileri neydi sizce?
Yetiştiriliş tarzıyla aldığı eğitim arasında çok büyük farklılıklar vardı. Babası çok enterasan bir insandı. İki tane eşi olmasına rağmen kızının hep iyi bir eğitim almasını istiyordu. Ayrıca kendi içinde de çelişkileri vardı. Halide Edip geleneksel değerlerine bağlı bir evde yetişti ama bağımsız bir kişiliğe sahip olmak istiyordu. Onun yaşadığı çelişkileri yazılarında da görebilirsiniz. Özelikle anılarında kendi içerisindeki çelişkileri çok yansıtmıştır. O kadınların evin dışına çıkmasını, istediklerini yapmasını isterken aynı anda yetiştiği ailenin değer yargılarını taşıyordu.

Halide Edip, Amerikan Kız Koleji’nden mezun olmamış, Batı eğitimi almamış bir Doğulu kadın olarak aynı özellikleri taşısaydı, ilginizi çeker miydi?
Kesinlikle. O, o zamanda inanılmaz ve enteresan biri olurdu. Onun, benim dikkatimi çekmesinin nedeni kitaplarını İngilizce yazmış olmasıydı. Eğer İngilizce yazıyor olmasaydı yazılarını hiçbir zaman okuma fırsatı bulamazdım. Herhangi bir insan bana gelip onun gibi birinin yazılarını okusaydı ondan yine etkilenirdim.

Batı’da genellikle Batı’ya yakın bir duruş sergileyen Doğulular takdir topluyor. Sanki medeniyet Batılılar’la başlamış gibi bir hava var Batılılar’da. Batılılar için Doğulu olmak tek başına yeterli değil?
Şu anda başkası adına cevap veremem, bu konuda emin değilim. Sırf Batılı etkileri olduğu için o insanlara yakınlık duyulduğunu sanmıyorum. Burada dil çok önemli bir öğe. Eğer Halide Edip İngilizce yazmasaydı onu tanıyamazdık. Dil olmasa bizim o insanlara yakınlaşmamız çok zor olurdu. Ben kitabımda onun aldığı eğitimle Osmanlılık hassasiyetini nasıl aştığını göstermeye çalıştım. Romanda başka kadın karakterler de bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne yakın bir zamanda diğer kadın karkterlerin, onun aldığı eğitimi almadan ne şekilde bir tepki gösterdiğini anlatmaya çalıştım.

Son dönemde Batılı yazarların Osmanlı tarihine olan ilgisini siz neye bağlıyorsunuz?
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve ardından gelişen olaylar bugün de hâlâ güncel olan olaylar. Bu Balkanlar veya Filistin sorunu olabilir, bu konular o zamandan beri günümüzde de etkili olan güncel olaylar. Günümüzde de etkileri devam eden olayların nedenini öğrenmek için Osmanlı tarihini öğrenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı tarihini inceleme fırsatı buldunuz ve çöküş dönemlerini ele alan bir roman yazdınız. Sizce Osmanlı neden çökmüştü?
Okuduğum kitaplardan anladığım kadarıyla eğer Türk liderler Almanlar’ın etkisi altında kalıp I. Dünya Savaşı’na girmeseydi bu sonuçlar doğmayacaktı belki de. Osmanlı çöküş süreci ise milliyetçiliğin gelmesiyle hızlandı. Sanki o zaman aynı anda bütün krallıkların, imparatorlukların sonu geliyormuş gibi bir zaman dilimini girilmişti. O günlerde o büyüklükteki bir imparatorluğun yaşaması artık imkansızlaşmıştı. İmparatorluktaki halklar kendilerini başka bir şekilde ifade etmek istiyordu.

Halide Edip’in Doğu-Batı kültürü arasında yaşadığı çelişkilerden yola çıkarsak günümüzde Türk kadınları hâlâ onun yaşadığı bocalamayı yaşıyor mu sizce?
Türkiye’nin her yerini gezdim. Ve bütün gezdiğim yerlerde gördüğüm kadınların kendilerine olan özgüvenlerinin yerine geldiğini farkettim. Türk kadınları gerek aile hayatında gerekse iş hayatında kendilerini göstermeye başladılar. Sanki önceden aile hayatında farkedilmeyen bir özgüvenleri vardı ve artık dışarıya çıkıp sosyal yaşamlarında da iş yaşamlarında da bu özgüvenlerini yansıtma isteği duymaya başladılar.

Romanınız ABD’de nasıl bir ilgi gördü?
‘Halide’ Amerika’da bu ay sonunda çıkacak. Fakat ben buraya gelirken kitaba inanılmaz bir ilgi vardı. Roman tahminimden çok fazla bir ilgi gördü. Bunun nedeni, Amerikalılar’ın Osmanlılar hakkında pek fazla bir şey bilmemesi herhalde. Umarım bu romanın bu konudaki eksikliklerin giderilmesinde önemli bir işlevi olur.

Halide Edip’in kolejde Amerikan misyoneri hocası Marry Patrick Mills’ten çok etkilendiğini biliyoruz. O, Patrick olmasaydı yine kadın haklarını savunan, özgürlükçü ve hak bellediği yolda yalnız bir kadın olabilir miydi?
Ona hayatında en büyük desteği veren kişi babasıydı. Okul müdiresi olmasaydı bile babası sayesinde istediği yere gelebilirdi. Çünkü Patrick Mills olmasaydı da babası o tarz bir eğitim alması için mücadele verecekti. Babasının ona olan desteğiyle, okulda Marry Patrick Mills’le tanışması kafasındaki düşüncelerin oturmasında etkili oldu.

Halide Edip’in babası Mehmet Edip’in ve ikinci eşi Adnan Adıvar’ın Sebetaist olduğu iddiaları var. Halide Edip’in Batı kültürüne yakınlık duymasında ve babasının onu koleje yazdırmasında bunun da etkisi olabilir mi?
Ben anne tarafında öyle bir şey olduğunu biliyordum. Babası ise Selanikli olduklarını düşünüyorlardı ama bundan da emin değildiler. Böyle bir şey babasının yaşam felsefesini etkilemiş midir, bundan emin değilim. Babası kitapta yazılması en zor karakterdi çünkü kendi içinde çelişkileri olan bir insandı. Kızının her ne kadar Batı tarzı bir eğitim almasını istemiş olsa da aynı anda iki kadınla evlilik yapması çok farklı bir hava yaratmıştı. Aralarındaki ilişki benim kitabımda çok merkezi bir ilişki olarak yansıtıldı. Onların arasındaki ilişki benim için çok önemliydi.

Elia Kazan’ın eşi Halide Edip’i yazdı
İhsan YILMAZ
Hürriyet 5 Haziran 2001

İstanbul doğumlu ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan’ın eşi , Halide Edip Adıvar’ın hayatını konu alan bir roman yazdı. Sistem Yayıncılık tarafından Türkçe’ye çevrilerek yayınlanan roman için Türkiye’ye gelen , bu romanla Türkiye’yi tanıtmayı amaçladığını söyledi.

‘ın ‘‘Halide’’ adlı kitabı dün, Ortaköy Feriye Karakolu’nda düzenlenen bir öğle yemeğinde tanıtıldı. , romanı için neden Halide Edip Adıvar’ı seçtiği yönündeki soruya şöyle cevap verdi: ‘‘İstanbul 20′nci yüzyıla doğru büyük bir kargaşanın ve entrikanın yaşandığı bir şehir olarak dikkat çekiyordu. 500 yıllık bir imparatorluk çöküşün eşiğindeydi ve Osmanlılık kavramı sonsuza kadar yok olmak üzereydi. Tarihin bu dönemini temel alan bir roman yazmak istedim. Halide Edip böyle bir roman için en uygun kahramandı.’’

Romanın Türkçe yayınlanması üzerine yapılan toplantıya Kültür Bakanı İstemihan Talay, Arif Mardin ve Ara Güler de katıldı.

İstemihan Talay yaptığı konuşmada, Türkiye’yi tanıtmayı amaçlayan böyle bir roman yazdığı için ‘a teşekkür etti. Ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler de ‘a kendi çektiği bir Halide Edip fotoğrafını hediye etti.

Türk Dili ve Edebiyatı okuyan , Elia Kazan ile tanıştıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu eğitimi sırasında Halide Edip’i tanıyan Kazan özellikle Edip’in kadın haklarına yaklaşımından etkilenmiş. Halide Edip’in anılarıyla başlayan bu tanışıklık, onun bütün kitaplarını okumaya, sonunda da Halide adlı romanı yazmaya kadar götürmüş ‘ı.

Çelişkilerinden büyülendim

okul yıllarındaki tanışıklığını ve kendini bu romanı yazmaya götüren serüveni şöyle anlatıyor: ‘‘ Ben üniversitede Türk dili ve edebiyatı okudum. Master yaparken de Halide Edip’in anılarını okuma fırsatı buldum. Çok büyüleyici kitaptı ama hayatının Kurtuluş Savaşı ve Türk devrimi yıllarını ihtiva ediyordu sadece. Akabinde onun başka kitaplarını da okudum. Onlar da tutku dolu kitaplardı, ne var ki, anılarından farklı bir üslupla kaleme alınmışlardı. Halide Edip, Ateşten Gömlek kitabının girişinde, hayal gücünün yaratıcı bir ateşten doğduğunu ve hayatın gücünü anlatmayı amaçladığını anlatır uzun uzun. Sonra, İngilizce’ye çevrilen kitaplarının peşine düştüm ve hepsini okudum. Ayrıca, kendisini tez konusu olarak seçtim. Doğrusunu söylemek gerekirse, çalışmalarım beni yeterince tatmin etmedi. Çünkü Halide, iki radikal dünya arasında parçalanmış bir kadındı ve ben onun çelişkileri karşısında büyülenmiştim.’’

Hediye fotoğrafın öyküsü

‘a Halide Edip Adıvar’ın ölümünden yaklaşık beş altı yıl önce çektiği fotoğrafını hediye eden Ara Güler’in çekim macerası da hayli ilginç. O hikayeyi Ara Güler de şöyle anlatıyor: ‘‘Henüz çok genç bir muhabirdim. Halide Edip yazılarını Hayat Mecmuası’na el yazısıyla gönderiyordu. Ben de onun yazılarını getirip götürüyorum. Öylesine sigara içerdi ki, neredeyse dumanları aralayıp kendisine ulaşırdınız. İşte o zaman fotoğraflarını çekmiştim.’’
xxx

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Kenize Murad

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 26 views

İkinci Dünya Savaşı başlarında Paris’te doğdu. Annesi, padişah V. Murad’ın torunu Selma Hanımsultan’dı. Babası ise Badalpur racasıydı. İki yaşında annesini yitiren Paris’te büyüdü. 21 yaşında babasını tanıdı. Paris’te yüksek öğrenimini yaptıktan sonra 15 yıl boyunca bazı Fransız dergilerinin Ortadoğu muhabirliğini yaptı. Gazeteciliğe ara verdiği bir süre, annesi Selma Hanımsultan’ın hayatını anlattığı De la part de la princesse morte’u yazdı. Bu roman Fransa’da milyonlar sattı. Yirmiye yakın ülkede yayımlandı. halen İrlanda’da yaşıyor. Daha sonra hikâyesini de kaleme aldı: Les Jardins de Badalpour (Badalpur’un Bahçeleri).

ESERLERİ

Saraydan Sürgüne
Çevirenler: Nuriye Yiğitler – Gökçe Tuncer
714 sayfa, Birinci Basım: Şubat 2002,

Üç kıtayı zangır zangır titreten büyük bir imparatorluğun çöküşüne tanık olduğu sıralarda Selma Sultan henüz yedi yaşındaydı. İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda dünyaya gelmesiyle başlayan hayat çizgisi zaten gerçek bir masal olarak yazılmıştı. Üstelik masal olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar masalsıydı bu hayat.İmparatorluk ailesi, saltanatın sona ermesiyle birlikte sürgüne gönderilip Lübnan’a yerleşmişti. Hem ülkesini hem de babasını yitiren Selma, orada “yamalı çoraplı prenses” oldu, hayatının ilk aşkını tattı ve ömründe hiç görmediği bir Hint racasıyla evlenmeyi kabul etti. Hindistan’da mihracelerin şatafatlı hayatını, Britanya İmparatorluğu’nun son günlerini ve Gandi’nin başlattığı bağımsızlık savaşlarını yaşadı.Ancak Lübnan’da olduğu gibi orada da “yabancı” kaldı. Sevmek istediği halk tarafından dışlanınca Paris’e kaçmaktan başka çare bulamadı. Sonunda gerçek aşkı orada buldu, ancak savaş yüzünden sevdiğinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir kız çocuğu dünyaya getirdikten sonra,
yirmi dokuz yaşındayken, yoksulluktan öldü.Selma Sultan’ın kızı olan elinizdeki romanın yazarı , Osmanlı sarayını ilk kez sarayın içinden, Fransız mandası Lübnan’dan, feodal Hindistan’dan bakarak gözlerinizin önüne seriyor bu romanda.
Saraydan Sürgüne, büyük bir aşkı anlatan, ender bulunabilecek romanlardan…

X
Toprağımızın Kokusu
Türkçesi: M. Nedim Demirtaş
362 sayfa, Birinci Basım, Mayıs 2004

Kenize Mourad, Filistin-İsrail ateşi arasında kalan kurbanlarlın ölüm ve mülteci kamplarındaki zor hayatlarını, korkularını, ihtiyaçlarını bütün insanlığın adalet duygusuna ve vicdanına sunuyor.

Kenize Mourad, annesi Selma Sultan’ın hayatını yazdığı Saraydan Sürgüne romanı ile bütün dünyada tanınmıştı. Ortadoğu’da 15 yıl boyunca gazeteci olarak çalışan Kenize Mourad, romancı duyarlılığını gazetecilik deneyimiyle birleştirip ortaya çıkardığı Toprağımızın Kokusu’nda, altmış yılı aşkındır yaşanan Filistin-İsrail çatışmasını bu kez örnek bir kitapla sergiliyor: Akademilerin, devletlerin, resmi söylemlerin uzağında, halkın dilinden. Toprağımızın Kokusu, Filistin-İsrail dramını, barışı güçleştiren bütün nedenlerle birlikte ortaya koyarken, çatışmanın gerçek kurbanlarının sesleriyle ilk kez bu kadar gerçek ve çıplak olarak su yüzüne çıkarıyor. Siyasi analizleri ve genel önyargıları bir tarafa bırakan bu kitap, sözü her iki tarafın da anne-babalarına, erkek ve kadınlara, çocuklara veriyor.

Kenize Mourad bu kitabı hazırlarken, Kudüs’ten Cenin’e, Gazze’ye, sömürge yerleşimlerine kadar bölgede ayak basmadık yer, dinlemedik insan sırakmamış. Bize onların hikâyesini anlatıyor. Kuşaklar boyu süren bu trajediyi bütün boyutları ve gerçekleriyle göstermek için istisnasız, ayrım yapmadan herkesle görüşmüş: Filistinliler, İsrailli Araplar, Yahudiler…

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Cahit Uçuk

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 26 views

17 Ağustos 1909′da, hikâye ve roman yazarı, Siverek Milletvekili ve Kaymakam İbrahim Vehbi Uçuk’un kızı olarak Selanik’te dünyaya gelen , sanat hayatına şiir yazarak başladı, daha sonra hikâye ve romana yöneldi. Uçuk, eserlerinde genellikle kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, analık duygusu ve zaman zaman mistik temaları işledi, Anadolu kadınını ve Anadolu’nun çeşitli sorunlarını dile getirdi. Sıcak ve içten anlatımıyla bir dönem çok okunan yazarlar arasında yer alan Uçuk, sayıları her yıl artan roman ve öykü kitaplarından başka çok sevdiği çocuklar için de romanlar, öyküler, masallar ve manzum masallar yazdı.

Cumhuriyet dönemine başından itibaren tanıklık eden Uçuk, anılarını “Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar – Silsilname I”, “Yıllar Sadece Sayı – Silsilname II” ve “”Bir İmparatorluk Çökerken” adlı kitaplarında topladı. Uçuk’un çok sayıda roman, şiir ve macera kitabı da bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

‘u kaybettik
Milliyet 8 Kasım 2004
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın yazarlarından , 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın yazar , 95 yaşında hayata gözlerini yumdu.

X

Ünlü yazara ‘sır’ cenaze
Süleyman Arat
Hürriyet 08.11.2004

Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından , gazetelere bile ilan verilmeden öldüğü gecenin sabahında toprağa verildi.

TÜRK edebiyatından bir yıldız daha kaydı. Önceki gece yarısı Bebek’teki çok sevdiği evinde 95 yaşında ölen Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından , görkemli hayatına tezat oluşturacak şekilde, aynı gün yalnızca 38 kişinin katıldığı buruk bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Adı nedeniyle toplumun geniş kesiminde ‘erkek’ olarak bilinen , gerçek soyadı olan Üçok’u mahkeme kararıyla değiştirerek kitaplarında kullandığı soyadını almıştı.

SORU İŞARETLERİ

Erkek kardeşi ve iki yeğeninin isteği üzerine öldüğü gecenin ertesinde, gazetelere bile ilan verilmeden defnedilen ünlü yazarın, Zincirlikuyu mezarlığındaki camide yapılan cenaze törenine, telefon trafiğiyle öğrenen az sayıda seveni katılabildi. Uçuk’un ölüm haberi, kendi internet sitesi olan www.cahitucuk.com’a dahi girilemedi. Cenaze için bu kadar acele edilmesi, soru işaretleri yaratırken, aile içi bir ihtilaf olabileceği de iddia edildi.

Ailesi: Morgda kalmayı istemezdi

ÜNLÜ yazar için yeğeni Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Cahit Üçok, ‘Neden hızlı olsun ki. Tüm dini vecibeleri yerine getirilerek, bekletilmeden toprağa verildi. Ayrıca salı günü yurtdışına gidecek olan diğer yeğeni, Prof.Dr. Alp Üçok da törene katılabilsin istedik’ dedi. Ünlü yazarın hayattaki tek kardeşi Yılmaz Üçok ise ‘Maalesef çok tepki aldık. Ancak kendisi morgda olmayı istemezdi, bunu düşünerek cenazeyi bekletmeyi uygun bulmadık’ diye konuştu.

ARKADAŞLARI: EVİNDE BEKLETSEYDİLER

Cenazeye katılan ’un arkadaşları ise ‘Topluma mal olmuş büyük bir yazardı. Böyle 20-30 kişiyle onu uğurlamak yüreğimizi burktu. Kendisi görkemli bir kişiydi. Tanıdığımız kadarıyla böyle apar topar defnedilmeyi asla istemezdi. Madem morg istemezdi deniliyor, o zaman evinde uygun koşullarda bir gün bekletilebilirdi’ dediler. Törene aynı zamanda editörü olan yeğeni Ayşe Üçok da katıldı. Ünlü yazar bir süre önce suikast sonucu ölen Bahriye Üçok’un ve Türk siyasetinin unutulmaz simalarından Turhan Feyzioğlu’nun da akrabasıydı.

İmam hariç, 38 kişi

Yazarın erkek kardeşi ve yeğenlerinin kararıyla, öldüğü geceyle aynı günün ikindi vaktinde toprağa verilen ’un birçok seveni, haberleri olmadığı için cenazeye gelemedi. Yazarın Zincirlikuyu Mezarlığı Camisi’nde kılınan cenaze namazına imam hariç, cami görevlileri, cenaze aracı şoförü, kazı ekibi dahil 38 kişi katıldı.

Çocuk kitabı Japonca’ya bile çevrildi

DAHA çok çocuk romanlarıyla, özgün masallarla tanınan , 1909 yılında Selanik’te doğdu. Ailesiyle Anadolu ilçelerinde dolaşırken öğrenimini, evinde özel olarak tamamladı. Yazarlık yaşamına 1935 yılında başladı. ‘Türk İkizleri’ adlı çocuk kitabı İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrildi, 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Şeref Armağanı’nı kazandı. ‘Bir İmparatorluk Çökerken’ kitabında; yakın tarihimizin birinci elden tanıklığını aktardı. ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar-Silsilename I’de erkekler ortamında güzel bir kadın yazarın meslek yaşamından, bireysel yaşantısından kesitleri anlattı, ‘Yıllar Sadece Sayı-Silsilename II’de Babıáli’nin ünlü simaları, onlarla münasebetleri dile getirildi. Uçuk, eserlerinde Anadolu kadını ve Anadolu’nun meselelerini sıcak bir anlatımla okurlarıyla paylaşmıştı. Uzun süre en çok okunan yazarlar arasında yeralan , Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da çocuk edebiyatı ve hatıra türündeki çalışmalarından dolayı 2001 yılında ‘Üstün Hizmet Ödülü’ almıştı.

ESERLERİ

Bir İmparatorluk Çökerken..
-Anılar-

Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi

, anılarında, Selanik ve İstanbul’un ahşap konaklarındaki görkemli yaşamı, işgal yıllarını, ülkeyi kaplayan kara bulutların arasından yeni bir devlet kurmaya çalışan idealist insanların çabalarını ve unutulmuşluğu anlatıyor. Artık çarpıtılmaya yüz tutan yakın tarihimizin birinci elden tanıklığı.

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kadın yazarlarından biri olan ve 60. yazı yılını kutlayan, ‘un anılarında anlattığı sadece onun değil, hepimizin geçmişi…

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Vural Akışık

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 28 views

Ahmet , Robert Kolej ve ODTÜ Ekonomi mezunu. Doktorasını yaptığı Univercity of California Berkeley ve ODTÜ’de 7 yıl öğretim üyeliği yaptı. 1976 yılında Çukurova Grubu’yla birlikte özel sektöre geçti. Türkiye’nin ilk yatırım bankası olan Türk Merchant Bank’ı kurdu. Buradaki hisselerini sattıktan sonra Finansbank’ta yönetim kurulu üyeliği yaptı. Akışık, son olarak Dışbank Murahhas Azası olarak görev yapıyordu.

HAKKINDA YAZILANLAR

Akışık, kamu bankalarına patron
Hürriyet 4 Nisan 2001

Kamu bankalarının ortak yönetim kurulu başkanlığına Dışbank Murahhas Azası getirildi. Emlakbank ve Halkbank’ı bünyesinde toplayacak olan Ziraat Bankası’nın dün yapılan genel kurulunda yeni yönetimin diğer üyeleri de belirlendi.
Daha önce Aclan Acar’ın adının geçtiği hem Ziraat Bankası, hem de üç kamu bankasının ortak yönetim kurulu başkanlığını sürpriz bir gelişmeyle üstlendi. Ziraat Bankası’nın dün saat 16.00′da yapılan genel kurul toplantısı öncesinde, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş ile görüşen , Halkbank ve Emlakbank’ı da bünyesine katacak olan Ziraat Bankası’nın yönetim kurulu başkanlığına getirildi.

Akışık’ın da katılımıyla yapılan dünkü Ziraat Bankası genel kurulunda, ana sözleşmenin birinci maddesi iptal edildi. Bu maddeye göre, Ziraat Bankası’nın şubat ayında yapılan genel kurulunda yönetim kurulu üyeliğine seçilenlerin üç yıl süreyle görv yapması öngörülüyordu. Söz konusu maddenin iptaliyle mevcut yönetim kurulu üyelerinin görevi sona erdirilmiş oldu. Bunun ardından yeni yönetim ve denetim kurulu üyelerinin belirlendiği genel kurulda, bankanın sermayesinin 500 trilyon liradan 1.5 katrilyon liraya çıkarılması da ele alındı.

Yaklaşık 15 dakika süren genel kurulun ardından, yönetim kurulu şöyle belirlendi: Dışbank Murahhas Üyesi Ahmet , DPT Müsteşar eski Yardımcısı ve MNG Holding Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Yavuz Arınsoy, Emlakbank Eski Yönetim Kurulu Üyesi Özcan Atalay, Anadolubank Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Gürşen Çakaloz, KİT Genel Müdürlüğü Daire Başkanı M. Cüneyt Yener, Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Volkan Taşkın getirildiler. Ayrıca Eşref Ayaş ile Turgay Oğuz Denetim Kurulu Üyeliklerine seçildi.

Dünkü Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına göre, inşaat ve konut faaliyetleri Toplu Konut İdaresi’ne devredilecek olan Emlakbank, Ziraat Bankası ve Halkbank’ın olağan veya olağanüstü genel kurullarında seçilecek yönetim kurulları aynı kişilerden oluşabilecek. Halen hukuken Ziraat Bankası’nın Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü olan Osman Tunaboylu bu sürecin kendisinin fikri alınmadan gelişmesi nedeniyle emekliye ayrılma kararı almıştı. Tunaboylu, halen izin kullanıyor.

Süper yönetimde kim, kimdir?

VURAL AKIŞIK:
Robert Kolej ve ODTÜ Ekonomi mezunu. Doktorasını yaptığı Univercity of California Berkeley ve ODTÜ’de 7 yıl öğretim üyeliği yaptı. 1976 yılında Çukurova Grubu’yla birlikte özel sektöre geçti. Türkiye’nin ilk yatırım bankası olan Türk Merchant Bank’ı kurdu. Buradaki hisselerini sattıktan sonra Finansbank’ta yönetim kurulu üyeliği yaptı. Akışık, son olarak Dışbank Murahhas Azası olarak görev yapıyordu.

AHMET ÇAKALOZ:
ODTÜ ekonomi mezunu. Öğrenciyken AST’ta profesyonel tiyatrocu olarak çalıştı ve ödüller aldı. Tiyatroyu bırakıp bankacılığa geçti. Yapı Kredi, Anadolu Bankası, Bank Ekspres ve Garanti Bankası’nda Genel Müdür Yardımcılığı yaptı.

ÖZCAN ATALAY:
Emekli hakim. DSP’nin kuruluşunda Ecevit çiftine en yakın isimlerden biriydi, DSP’nin tüzüğünü yazdı. Sonradan Ecevit ile yolları ayrıldı. ANAYOL döneminde ANAP kontenjanından Emlakbank Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

YAVUZ ARINSOY:
DPT kökenli bir bürokrat. Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu. Şimdiki Hazine Müsteşarı Faik Öztrak’ın yakın çalışma arkadaşı. MHP DPT’nin sorumluluğunu alınca görevine son verildi. MNG Holding’de Yönetim Kurulu üyesi oldu.

CÜNEYT YENER:
Hazine Müsteşarlığı’nda KİT Genel Müdürlüğü bünyesinde Kamu Bankalarından Sorumlu Daire Başkanı olarak görev yapıyor.

VOLKAN TAŞKIN:
Hazine Müsteşarlığı’nda Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü bünyesinde İç Borçlardan Sorumlu Daire Başkanı olarak görev yapıyor.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 16 MAYIS 2001

Akışık: Kriz 2.5 senede geçer
Milliyet 16 Mayıs 2001

Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı , Türkiye’nin bir geçiş döneminde olduğunu belirterek, “Geçiş dönemi iyi yönetilirse kriz 2 – 2.5 senede hallolacak. Sonra yeni bir döneme gireceğiz” dedi.

Dün ODTÜ’de “Bankacılık Sistemi ve Etik” konulu bir konferans veren Akışık, çıkan Bankacılık Yasası’nın reaksiyonel olduğunu, bankaların kötü yönetiminden doğan zararın ise bugün ve yarın ödenmeye devam edileceğini dile getirdi.

Acılı’ birleşme
Akışık, bankacılıkta ‘küçük güzeldir’in yerine, ‘büyük sağlamdır’ anlayışının geçerli olmaya başladığına, bu nedenle birleşmelerin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekti.

Dalgalanmalara karşı koyabilmek için bankaların birleşmek zorunda kalacağını söyleyen Akışık, “Aklın yolu birdir. En birleşemeyecekler bile menfaatlerini görünce birleşecektir. ABD’de nasıl oluyorsa, bizde de acılı macılı olacaktır” dedi.

Kamu bankalarının görev zarar toplamının 12 milyar dolar (15 katrilyon lira) olduğunu kaydeden Akışık, Ziraat Bankası ve Halkbank’ın ayrı ayrı özelleştireceğini, Emlak Bankası’nın ise tasfiye edileceğini söyledi.

Akışık, Emlakbank’ın yeniden yapılandırılması için harcanacak paranın satılarak karşılanmayacağını bu nedenle tasfiye edileceğini söyledi. Akışık, “Ziraat’e harcayacağımız paranın ötesinde bir değeri var. Halkbank gelecekte piyasalar için kârlı. Her iki banka rahatlıkla özelleştirilebilir” dedi.

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Bertolt Brecht

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 26 views

Yazar – Yönetmen

Sanatı ve Yaşamı

Asıl adı Eugen (Doğum, 10 Şubat 1898 Augsburg – Ölüm, 14 Ağustos 1956 Berlin ADC) şair, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve kuramcısıdır. Başarılı oyunlarından başka kuramsal yazıları ve uygulamada getirdiği yeniliklerle de 20. yy tiyatrosuna yön vermiş öncülerdendir. Aristotelesçi olmayan Epik tiyatro anlayışıyla devrim yaratmış, çağdaş siyasal ve maddeci tiyatronun önde gelen temsilcilerinden olmuştur.
Zengin bir aileden gelen Brecht, Augsburglu bir kağıt fabrikası müdürünün oğluydu. İçinde doğup büyüdüğü Augsburg, Kaiser Wilhelm döneminin başlarında küçük sanayisi hızla gelişen tam bir burjuva kentiydi. 1914-15′te Augsburger Neueste Nachrichten adlı gazetede ilk şiir ve düzyazılarını yayınlayan Brecht, edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın, 1917′de liseyi bitirdikten sonra Münih’te tıp okumaya başladı. I. Dünya Savaşı’nın son yılında, 1918 sonbaharında askere alındı ve Augsburg’daki askeri hastanede sağlık görevlisi oldu. Brecht’in hastanede tanık olduğu sefalet, ölümüne değin kararlı bir şekilde sürdüreceği savaş karşıtı tutumunun temelini oluşturdu. Aynı zamanda kişiliği de, belli başlı yönleriyle bu yıllarda belirginleşti.
Brecht ilk oyunu ‘Baal’i 1918′de yazdı. 1919-1920′de Volkswille adlı Augsburg gazetesinin tiyatro eleştirmeni olarak acımasız yazılar kaleme aldı. 1919-23 arasında Münih’te tıp öğrenimini sürdürdü. Ama o günlerde daha çok yazarlar ve tiyatocularla ilişki kuruyordu; bir süre de ünlü kabare sanatçısı Karl Valentin’in yanında çalıştı. 1920-21′de Berlin tiyatro çevrelerinde tutunmaya çalıştıysa da başarı sağlayamadı. 1920′de annesinin ölümü üzerine tıp öğrenimini yarıda bıraktı, Münih’te yazarlıkla geçinmeye başladı. Tiyatro alanındaki ilk başarısını ‘Trommeln in der Nacht’ (1922; Geceyarısı Trampet Sesleri) oyunuyla kazandı. 1922′de Münih Oda Tiyatrosu’nda kendisinin sahneye koyduğu oyun, Kleist Ödülü’nü kazanmasını sağladı. Aynı yıl Marianne Zoff adlı bir tiyatro oyuncusuyla evlenen Brecht, 1923′te ‘Im Dickicht der Stadte’ (1921; Kentlerin Fundalığında), 1924′te ‘Leben Eduards des Zweiten von England’ (1924; İngiltere Kralı II. Edward’ın Yaşamı) adlı oyunlarının Münih Oda Tiyatrosu’nda sahnelenmesinden sonra, yazar Carl Zuckmeyer’le birlikte Max Reinhardt’dan aldığı öneri üzerine Berlin’e yerleşti. 1924′ten 1926′ya değin dramaturg olarak Max Reinhardt’ın yanında Deutsches Theater’de çalıştı. İlk evliliği başarılı olmamıştı. Daha sonra ilişki kurduğu, gene bir tiyatro oyuncusu olan Helena Weigel’den 1926′da bir oğlu oldu; 1928′de Weigel’le Brecht resmen evlendiler. Bu evlilik Brecht ölene değin sürdü.
ERKEN DÖNEM YAPITLARI
Brecht’in ilk dönem oyunları, dışavurumcu tiyatro anlayışı doğrultusundaydı. Henüz belirgin bir siyasal çizgisi olmayan bu yapıtlarda, Brecht’in daha sonra geliştireceği yeni tiyatro kuramının izleri de görülmüyordu. Ama orta sınıf kültürünü yakından tanıyan Brecht, daha bu ilk yapıtlarında bile burjuva değerlerine karşı çıkmıştı. Örneğin balad türündeki ilk şiirlerinde, burjuva değerlerine duyduğu tiksintiyi, toplum dışı kişilere beslediği yakınlığı dile getirmişti. İlk oyunu Baal’in kahramanı da bu türden ayyaş, serseri bir şairdi. Topluma uyum sağlayacağına ölmeyi yeğleyen, toplum dışı bir kişinin canlandırdığı oyun, arada şarkılarla bölünmüştü; art arda dizilmiş birbirinden bağımsız sahneleri ve genelde ağır basan lirik üslubuyla daha çok balad türüne yaklaşıyordu. ‘Baal’de yer alan ve oyunun akışıyla doğrudan ilgili olmayan, kendi başlarına birer şiir niteliği taşıyan ‘Choral vom grossen Ball’ (Büyük Ball Korali) ve ‘Ballade vom ertrunkenen Maedchen’ı, (Boğulan genç kız baladı) Brecht sonradan ilk dönem şiirlerini bir araya topladığı ‘Hauspostille’ (1927; Dua Kitabı) adlı kitabına aldı. Brecht 1926-27′den sonra diyalektik maddecilikle yakından ilgilendi. Bir yandan üniversitede Karl Korsch’un derslerine katılırken (1932-33) bir yandan da o yıllarda Berlin’de bulunan yönetmen Erwin Piscator’la birlikte çalıştı. Piscator’la yaptığı işbirliği, kafasında yeni bir sahneye koyma anlayışının, yeni bir dramaturji görüşünün belirginleşmesine yardımcı oldu. 1927′de yazdığı ‘Mann ist Mann’ (Adam Adamdır) bu doğrultudaki ilk oyunuydu. Burada ilk kez, daha sonraki oyunlarında sık sık karşılaşılacak olan ‘parabol’ (mesel) biçimini kullanmıştı.
Hmal Galy Gay’in bir gecede emperyalist bir askere dönüştürülmesini anlatan oyun, bir tez ve bu tezin doğrulanması biçiminde yazılmıştı. Brecht’in bundan sonraki yapıtı ‘Dreigroschenoper’ (1928; Üç Kuruşluk Opera, 1964), ona dünya çapında ün sağladı. Oyunda, yeni geliştirmekte olduğu epik tiyatro anlayışı doğrultusunda, izleyicilerin kendilerini oyuna kaptıramamalarını ve olaylar karşısında eleştirel bir tutum alarak kapitalist burjuva düzeninin gerçeklerini anlamalarını amaçlıyordu. 18. Yüzyıl İngiliz yazarı John Gay’in ‘The Beggar’s Operası’nın (Dilenci Operası) bir uyarlaması olan oyun, apaçık bir toplumsal eleştiri getiriyorsa da, siyasal eğiliminde henüz bir bütünlük yoktu. Brecht, ancak ilerde yazacağı ‘Dreigroschenroman’da (1934; Beş Paralık Roman, 1972) devrimci eğilimlerini daha belirgin bir biçimde ortaya koyacaktı. Berlin’deki ‘SchiffbauerdammTiyatrosu’nun açılış oyunu olarak seçilen ‘Üç Kuruluşluk Opera’, Brecht’in yönetmenlik yapmasının yanısıra, ilk kez sahneye çıkan Lotte Lenya (Kurt Weil’in karısı) ve Ernst Busch gibi oyuncularıyla da büyük ilgi topladı.
‘Aufstieg und Fall der Stadt Mahagonny’de (1928; Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü) ‘Üç Kuruşluk Opera’ gibi, Brecht’le besteci Kurt Weil’ın işbirliği sonucunda ortaya çıkmış başarılı bir müzikli oyundu. Bu ikinci operasında Brecht, artık görüşlerini somutlaştırarak kapitalist toplumun olumsuz bir ütopyasını sergiliyordu. Her iki oyunun ulaştığı başarı da, Kurt Weil’ın, bütün opera ve senfonilerine karşı olan halka yakın ve caz öğeleriyle karışmış ‘karşıt-müzik’inin etkisi de büyüktü.
Brecht, bütün dünya gibi Almanya’yı da sarsan Büyük Bunalım’ın etkisi altında, ekonomik ve toplumsal sorunlara ancak Marksist öğretinin çözüm getirebileceği inancıyla, 1930′dan başlayarak bir dizi ‘öğretici oyun’ (Lehrstück) yazdı. Kuru, kışkırtıcı, akılcı bir üslubu benimsediği ve soyut bir dil kullandığı bu yapıtlarında artık Weil’ın ince alaylı, yergici müziğinin yerini de Eisler’in müziği almıştı. En önemlileri ‘Die Massnahme’ (1930; Önlem), ‘Die Ausnahme und die Regel’ (1930; Kuralla Kural Dışı, 1962) ve ‘Der Jasager und der Neinsager’ (1930; Evet-Diyenlerle Hayır-Diyenler, 1970) olan bu oyunlarda Brecht, doğru olanı göstermek yerine, çeşitli olasılıkları deneme yolunu seçmişti. Ama kısa sürede bu tür soyut tartışmalardan uzaklaştı ve siyasal tutumunu doğrudan ortaya koyduğu bir yolda yürümeye başladı. Böylece, her ikisinin müziklerini de Eisler’in yaptığı iki oyunla, ‘Die heilige Johanna der Schlachthöfe’ (1929-30; Jeanne d’Arc Duruşması) ve Maksim Gorki’nin romanından uyarladığı ‘Mutter’ (1932; Ana) ile birlikte Brecht’in öğretici oyunları da yeni bir aşamaya giriyordu.
Brecht artık sorunları soyut düzeyde ele almıyordu; eylem iki insanın yazgısı çevresinde gelişiyordu. Almanya’nın o yıllarda iyice bozulan siyasal dengesi, yalnız düşünce düzeyinde mücadele vermenin anlamsızlığını ortaya koymuştu. Berlin Radyosunda ancak bir kez radyo oyunu olarak yayınlanabilen ‘Jeanne d’Arc’ın ardından Brecht’in senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini S. Dudow’un yaptığı ‘Die kuhle Wampe’ (1932) adlı film de yasaklandı. 1933′teki Reichstag (Parlemento) yangınından hemen sonra da Brecht, ailesi ve birkaç arkadaşıyla birlikte Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı.
SÜRGÜN YILLARI
Kısa bir süre İsviçre’de yazar Kurt Klaeber’in yanında bulunduktan sonra Danimarka’ya geçti ve 1939′a değin Svendborg yakınlarında yaşadı. Orada geçirdiği günler, yaratıcılığı açısından çok verimli oldu. Bir dizi şiirin yanı sıra, en önemli oyunları da bu yılların ürünüydü. Brecht 1935′te Moskova’ya, ardından ‘Ana’nın New York’ta sahnelenmesi nedeniyle kısa bir süre için ABD’ye gitti. Yine aynı yıl içinde Willi Bredel ve Lion Feuchtwanger’le birlikte Moskova’da ‘Das Wort’ adlı bir dergi çıkarttı. 1937′de İspanya İç Savaşı ile ilgili olarak Paris’te toplanan Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne katıldı. Nisan 1939′da Hitler’in Danimarka’yı işgalinden az önce İsveç üzerinden Finlandiya’ya geçti, 1941′de de Moskova ve Vladivostok üzerinden ABD’ye gitti.
Hollywood yakınlarındaki Santa Monica’ya yerleşen Brecht orada L. Feuchtwagner, A. Huxley, W.H. Auden, H. Eisler, P. Dessau, H.H. Mann ve E. Piscator’la buluştu. Charlie Chaplin’le dostluk kurdu. Chaplin’in pandomime dayalı gösteri sanatı, onun tiyatro anlayışı üzerinde çok etkili oldu. Film çalışmaları da yapan Brecht’in yalnızca bir tek senaryosu, Fritz Lang’la birlikte hazırladıları ‘Hangmen Also Die’ (Cellatlar da Ölür) 1934′te filme çekildi. Bunun dışında oyunları pek tutulmadı. Tiyatro anlayışı, Broadway oyunlarıyla koşullanmış Amerikan seyircisine ters gelmişti. 1947′de Washington’daki, Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi tarafından Kominist Parti’yle ilişkileri konusunda sorguya çekilen Brecht, bir yıl sonra ABD’den ayrıldı.
Brecht’in Almanya dışında geçirdiği 1933-47 arasındaki dönem yaratıcılık bakımından çok verimli oldu. Bu onun edebiyat yaşamının üçüncü evresidir. Şiirlerinin bir bölümü, yeni tiyatro kuramı doğrultusundaki en ünlü beş oyunu, başlıca kuramsal denemeleri hep bu yılların ürünüdür. Danimarka’da kaldığı yıllarda yazdığı, daha çok siyasal içerikli şiirleri ‘Die Svendborger Gedichte’ (1939; Svendborg Şiirleri) adıyla yayımlandı. Kısa taşlamalar biçimindeki bu yeni şiirlerinde Brecht, uyumsuz iki durumu ya da imgeyi karşı karşıya getirerek okurda yadırgatıcı bir etki uyandırmak, onu düşündürerek belli bir durumdaki çelişkiyi belirtmek istemişti. Bu, onun yalnız şiirde değil, oyunlarında ve düzyazılarında da kullandığı temel yöntemdi. ‘Schneider von Ulm’ (Ulm Terzisi) ‘An die Nachgeborenen’ (Gelecek Kuşaklara) ‘Fragen eines lesenden Arbeiters’ (Okuyan Bir İşçinin Soruları) bu tür şiirlerinin en tanınmışlarıdır.
O dönemin gelişen toplumsal ve siyasal olayları, Brecht’in oyunlarında da siyasal kaygının ağır basmasına yol açtı. Aynı yıllarda yazdığı ‘Die Rundköpfe und die Spitzköpfe’ (1933; Tak-Tik), ‘Furcht und Elend des Dritten Reiches’ (1938; Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti), Hitler’in güçlenerek yönetimi ele geçirmesini Amerikan gangster çevrelerine uyarladığı ‘Der aufhaltsame Aufstieg des Arturo Ui’ (1941; Arturo Ui’nin Engellenebilir Yükselişi, 1971), hep bu kaygının belirgin olduğu, mesel biçiminde yazılmış oyunlarındandı. 1938-39′un iki önemli oyunundan biri, savaşla hesaplaşma amacı taşıyan ve 1920′lerdeki öğretici oyunlarından ayrı düşünülemeyen ‘Das Verhör des Lukullus’du. (1939; Lukullus’un Mahkum Edilişi) Yapıt daha sonra, Paul Dessau’nun müziği eşliğinde Berlin Operası’nda sahnelendi. Aynı dönemin savaş karşıtı ikinci önemli yapıtı ise İsveç’te tamamlanan ve müziğini gene Paul Dessau’nun yaptığı ‘Mutter Courage und ihre Kinder’di. (1938; Cesaret Ana ve Çocukları, 1967). Otuz Yıl Savaşları’nı konu alan oyunda, savaş alanlarında gezerek ticaret yapan, ekmeğini çıkarmaya çalıştığı savaşa kazanç getirecek bir ‘iş’ gözüyle bakan Cesaret Ana’nın bu uğurda iki oğlunu kaybetmesi anlatılıyor ve savaştan karlı çıkanların küçük insanlar olmadıkları sergileniyordu. Gene 1938′de Danimarka’da yazdığı ‘Galileo Galilei’ adlı oyununda Brecht, Galilei’yi örnek alarak, bilim adamının, kendisine uygulanan baskılar karşısındaki tutumunu irdelemişti. Oyunu, Hitler Almanyası’ndan kaçtıktan sonra Danimarka’da ilk kez kaleme alışı, uranyum atomunun Alman fizikçilerce parçalandığı haberi ile aynı günlere rastlamıştı. Bilim adamının tek amacının bütün engellere karşın bilime hizmet olduğunu savunan Brecht, oyunun bu ilk biçimde Galilei’yi bir kahraman olarak göstermişti. Amacı, aynı yıllarda Almanya’da uygulanan baskı karşısında yılmayarak yurt içinde ya da dışında, zor koşullar altında çalışmalarını sürdüren sanatçıları destelemekti. Oyun 1934′de ABD”e sahnelenmek üzere İngilizceye çevrildi. Joseph Losey yönetmenliği yapacak, Charles Loughton da Galilei rolünü oynayacaktı. Brecht bunun üzerine oyunu bir kez daha ele aldı. 1947”e Hollywood’da sahnelenerek olumlu eleştiriler alan oyunun’Das Leben des Galilei’ (Galilie, 1963 / Galile’nin Yaşamı, 1983) adlı bu ikinci biçiminde, o arada atom bombasının Hiroşima’da kullanılmasının doğurduğu korkunç sonuçları yaşamış olan Brecht için artık önemli olan, ne olursa olsun bilime hizmet değil, bilim adamının insanlık karşısında taşıdığı sorumluluktu. Buluşlarının egemen güçlerin (Kilisenin) eline geçmesinde bir sakınca görmeyen, onların insanlığın yararına kullanılıp kullanılmadığını düşünmeyen Galilei’yi Brecht bu kez kendi zevkleri ve korkuları uğruna insanlığı satan bir bilim adamı olarak yargılıyordu.
Brecht’in sürgün yıllarında ortaya çıkan bir başka önemli oyunu da, genç bir mesel biçiminde olan ‘Der gute Mensch von Sezuan’dı. (1953; Sezuan’in İyi İnsanı, 1957, 1975) Dünyanın yeterince iyi olup olmadığını araştırmak için yeryüzüne gelen üç Tanrı oyunun sonunda, dünyayı değiştirmek zorunda kalmamak için, bu sefalet ve yoksulluğun ortasında insanoğlunun iyi olamayacağını görmezden geliyorlardı. Brecht, içinde yaşanan düzende, hem iyi insan olmanın, hem de insan onuruna yaraşır bir biçimde yaşamanın olanaksızlığını sergiliyordu.
Geçmişteki dogmatik öğretici tiyatrosunun yerini, artık oyunun sonunu açık bırakarak izleyiciye belirli sorular yönelten ve onu belirli düşünceler yönünde harekete geçiren bir tiyatro almıştı. Bu oyundaki, kişiliğin ikiye bölünmesini Brecht, daha önceki yıllarda yazdığı ‘Die sieben Todsünden’ (1933; Anna’nın Yedi Ana Günahı) adlı bale oyununda da kullanmış, insanlığı koruyan güçsüz ve yoksul Anna II’nin karşısına, ekonomik açıdan başarılı, ama insan olarak çökmüş Anna I’i koymuştu. Brecht’in iki ayrı kişiliğin bölünmesini kullandığı başka bir oyunu da, ilk kez 1940′da Finlandiya’dayken kaleme aldığı, daha sonra 1948′de ABD’de büyük ölçüde değiştirerek yeniden yazdığı ‘Herr Puntilla und seinKnecht Matti’ydi. (Bay Puntilla ile Uşağı Matii, 1965). Efendi-uşak ilişkisinin işlendiği bu kaba güldürüde, çevresini acımasızca sömüren çiftlik sahibi Bay Puntilla, içki içtiğinde insancıl bir kişiliğe bürünüyordu.
Brecht gene ABD yıllarında Lion Feuctwanger’le birlikte yazdığı ‘Die Gesichte der Simone Machard’ (1943; Simone Machard’ı’ Görüleri) adlı oyununda Alman birliklerinin Fransa’ya girmesinden hemen önce, Jeanne d’Arc’ın görevini yüklendiğini düşleyen bir kızın dış düşmanla birlikte, ülkenin çıkarlarını gözetmeyen kendi yurttaşlarına karşı da direnişini anlattı. ‘Schweik im zweiten Veltkrieg’ (1944; Şvayk Hitler’e Karşı, 1982)adlı oyunda ise Schweyk’in daha değişik bir direniş biçimi vardı. Bu yapıtta Haşek’in romanından yola çıkan Brecht, eline olanak geçince sabotajlar düzenleyen ya da ordudan kaçan, işine gelince de saflığa vuran, yöneticileri şaşkına çevirip alaya alan aşırı kurnaz bir tip canlandırmıştı.
Brecht, epik tiyatro kuramı doğrultusundaki önemli oyunlarından biri olan ‘Der Kaukassische Kreidekreis’ı (1948; Kafkas Tebeşir Dairesi, 1963, 1980) ABD’de bulunduğu yıllarda yazdı. Oyunda ortaya atılan sorun, toprağın tapulu sahibine mi, yoksa onu en iyi şekilde işleyene mi ait olduğuydu. Brecht buna örnek olarak bir çocuğun, kendisini zor zamanlarda terk eden gerçek annesine mi yoksa onu alıp her türlü güçlüğe göğüs gererek büyüten kadına mı ait olması gerektiğini irdeliyor ve ünlü tebeşir dairesi deneyi ile her şeyin onu en iyi değerlendirene verilmesi gerektiğini savunuyordu. Oyunda bu deneyi gerçekleştiren Azdak, Brecht’in ölümsüz oyun kahramanlarından biri oldu.
DÜZYAZI ÇALIŞMALARI
Brecht’in tiyatro alanında epik öğelerden yararlanmasına karşın, epik türdeki tiyatro dışı yapıtları fazla yankı uyandırmadı. Örneğin Beş Paralık Romanı, Üç Kuruşluk Operası’nın başarısına ulaşamadı, ‘Die Geschafte des Herrn Julias Caesar’ (Bay Jülius Caesar’ın İşleri, 1972) ve 1937′de yazmaya başladığı ‘Tui’ adlı iki romanı tamamlanmadan kaldı, ancak ölümünden sonra yayımlandı. ‘Kalendergeschichten’ (1949; Takvim Öyküleri) adını taşıyan kısa öyküleri ile 1930-56 arasında yazdığı ve birer aforizma niteliğindeki ‘Geschichten vom Herrn Keuner’ ise (Bay Keuner’in Öyküleri) daha başarılı oldu.
Brecht’in oyunlarını ve kuramsal tiyatro yazılarını içeren ilk toplu yayın olan 15 kitaplık ‘Versuche’ (Denemeler) 1930′da yayımlanmaya başlamış, bir süre ara verildikten sonra 1957′de tamamlanmıştır. ‘Gesammelte Werke’ (Toplu Yapıtları) ise 1967 ve 1976′da 20 cilt olarak yayımlanmıştır. Türkiye’de de tek tek oyun çevirilerinin yanı sıra, şiirlerinden yapılmış seçmeler ‘Öğrenmenin Övgüsü’ (1966), ‘Halkın Ekmeği’ (1972, 1985), ‘Yarının Büyüklerine Şiirler’ (1976), ‘Makinaların Türküsü’ (1979), ‘Karanlık Zamanlar’ (1980), ‘Aşk Şiirleri’ (1983), ‘Tiyatro Şiirleri’ (1987) gibi adlarla çıkmıştır. Düşünce, tiyatro ve edebiyat kuramı konularındaki çeşitli yazıları ise ‘Bir Derleme Bir Oyun (1963), ‘Epik Tiyatro Üzerine’ (1964, 1981), ‘İki Mültecinin Konuşmaları’ (1975), ‘Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum’ (1976), ‘Hurda Alımı ve Sosyalist Açıdan Bir Sanat Kuramı’ (1977), ‘Sinema Yazıları’ (1977), ‘Me-Ti: Tarihte Diyalektik’ (1977), ‘Deneysel Tiyatro’ (1981), adları altında Türkçeye çevrilmiştir. Türkiye’de Brecht üzerine yayımlanan kitaplar şunlardır: Özdemir Nutku/Türkiye’de Brecht (1976), Walter Benjamin/Brecht’ı Anlamak (1984), Marianne Kesting/Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro (1985) ve Brecht (1985; Yaşam öyküsü)
Kaynak: Ana Britanica Ansiklopedisi

Popularity: unranked [?]

23
Haziran

Ateş Nesin

Yazan: Ümit  |  Kategori: Biyografiler  |  Okunma: 23 views

, Kars’ta doğdu. İtalyan Lisesi’ndeki eğitiminin ardından liseyi Kadıköy’deki Özel Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İtalya’daki Bologna Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin tiyatro bölümünü bitirdi. Ünlü tiyatro yönetmeni Luigi Sguarzina ve ünlü yazar ve semiolog Umberto Eco’nun öğrencisi oldu. 25 Ağustos 1980’de kısa bir süre için Türkiye’ye gelen , 12 Eylül askeri harekâtında gözaltına alındı. Elinden pasaportu alınan Nesin, üç yıla yakın yurtdışına çıkamadı. Bir süre babasının “Nesin Vakfı”nda görev yapan daha sonra turizm sektörüne girdi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Nesin’in oğlu umreye gidiyor: Babam için de dua edeceğim
Erkan Acar
Zaman 22.04.2006

Aziz Nesin, Türk mizah edebiyatının önemli isimlerinden biri. Asıl adı Mehmet Nusret. Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede ateist olduğunu açıkladı. Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabını yayınlaması büyük tepki çekti. Sivas’taki Madımak olaylarının kışkırtıcısı olduğu öne sürüldü. 1995 yılında vefat etti. Aziz Nesin’in büyük oğlu Ateş ise şu sıralar farklı bir heyecan yaşıyor. Umreye gitmeye hazırlanan , mayıs ayında ziyaret edeceği kutsal topraklarda dedesi ve babası için dua edeceğini belirtiyor. Babasının din konusundaki düşüncelerinin kamuoyuna yanlış yansıtıldığını düşünen , “Ömrünün son yıllarında birlikte çok zaman geçirirdik. Onun Allah’a inandığını düşünüyorum.” diyor. 63 yaşındaki , Eman Tur’un İtalya masasında görev yapıyor. Daha çok umre organizasyonları yapan şirket, kendisine hiç beklemediği bir teklifte bulunmuş. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Seni de umreye yollayalım, dediklerinde mutlu oldum. Bu benim için büyük onur. Önümüzdeki ay 7-8 günlük bir ziyaret yapacağız.”

Umre ziyareti sonrasında gözlemlerini yazacağını anlatan Nesin, en çok dedesinin ruhunu şad edeceği için seviniyor: “Benim dedeciğim kutsal mekanlara gitmeyi çok isterdi. Ancak parası yoktu. Fakir bir bahçıvandı. Şebinkarahisar’ın Ocaktaş adındaki köyünden gelmiş İstanbul’a yerleşmiş. İstanbul’da değişik işlerde çalışmış, en son Heybeliada’da bahçıvanlık yapıyordu. Ben çocukluğumu daha çok dedemin yanında geçirdim. Babamı hapis, gözaltı derken göremezdik. Dedem dini bütün insandı. II. Abdülhamit hayranı, sıkı bir Atatürk düşmanı idi. Ama bütün bunlara rağmen babamı desteklerdi. Çağdaş bir yapısı vardı. İnanıyorum ki ben umreye giderek dedemin ruhunu şad edeceğim. Dedeme bol bol dua okuyacağım.”
’in daha önce yayınlanmış “Olta” adında bir kitabı var. Nesin’in ikinci kitabı “Ben ve Babam Aziz Nesin” eylül ayında Nesin Yayınları arasında piyasaya çıkacak. Kitapta Nesin, merkezde babası olmak üzere kendi yaşantısını şöyle anlatıyor: “Babam ile ilgili çok kitap yazıldı. Ben daha ziyade bilinmeyen, onun çok özeline, özelimize inerek yazmaya çalıştım. Türk halkı babamı daha iyi anlasın istiyorum. Benim babam demokrat bir adamdı. Hiç kimsenin inancına, dinine karışmamıştır. İnanana saygı gösterirdi. Her şeyden önce babası dindardı. Ona çocukluğunda dinî eğitim aldırmıştı.”

, babası Aziz Nesin’in din karşısındaki tutumunun kamuoyuna yanlış yansıtıldığı düşüncesinde. , babasının dine bakış açısını ise şöyle anlatıyor: “Babam benim inançlı olduğumu bilirdi. Bana karşı çok toleranslı idi. Eş, dost meclislerinde beni parmağı ile gösterir ‘Her eve lazım böyle inançlı biri. Bir tane de bizde var.’ diye takılırdı. Aslında onu yanlış yansıttılar. Ateist olarak bilinir ama ben onun Allah’a inandığını düşünüyorum.”

Popularity: unranked [?]