2010 Haziran ayında yazılan yazılar

30
Haziran

Yaz tatilinde Osmanlıca

Yazan: boysroma@gmail.com (Vincenzo)  |  Kategori: Genel  |  Okunma: 3 views

Birkaç gün sonra okullar kapanacak. Çocuklarımız şimdiden tatil planlarını yapmış olmalılar. Bu dönem zarfında çalışma planları yapanlar da var hiç şüphesiz.

‘Yaz tatili’ ifadesi yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredat terminolojisinde karşılığı olan bir kelime. Oysa biz bütün millet olarak onu gerçekten bir tatil (atalet, miskinlik, durağanlık, hareketsizlik vs.) olarak algılamaya hevesliyiz. Çocuklarımızın da dört aylık koca bir zaman dilimini haylazlık ederek geçirmelerine maalesef göz yumuyoruz. Halbuki bu başıboşluktan onlar da memnun değiller, ataletten çocuklarımız ve gençlerimiz de şikayetçi.

Bazı anne babalar durumun farkındalar. Okulların kapandığı günden itibaren çocuklarının geleceği için bir plan yapıyorlar ve çok isabetli bir kararla çocukları ya bir dershane kursuna, ya bir sanat atölyesine ya da bir zenaat mesaisine yönlendiriyorlar. Benim size tavsiye edeceğim kurs ise bunlardan biraz farklı olacak. Gerçi bu kurs gençlerimize ve çocuklarımıza para kazandırmayacak, dersleriyle alakalı bilgiler de kazandırmayacak; ama emin olunuz bu kurs onlara koskoca bir kimlik kazandıracak. Onun için bence siz bu yaz çocuklarınızı atalarının dilini öğrenebilecekleri bir Osmanlıca kursuna gönderiniz. Üstelik bu kurs bir yabancı dil gibi iki sene, SBS veya ÖSS gibi kurlar yahut dönemler boyu sürmez. Dört aylık yaz mevsiminde öğrenilip bitirilir.

Bu söylediklerimden dolayı bazı çevrelerin şimdi beni gericilikle suçlayacaklarını biliyorum. Olsun. Belki buradan yola çıkarak onlar da çocuklarını Batı dillerinden birini öğrenmek üzere bir kursa yazdırmakta acele ederler. Zira ben herkesin bir yabancı dili, özellikle de İngilizceyi iyi öğrenmesinden yanayım. Türkçe bilinci ayrı, yabancı dil öğrenip dünya vatandaşı olmak ayrıdır çünkü. Gel gelelim bir Türk çocuğunun Osmanlıca bilmeden yaşaması, bana göre, eksik yaşamak sayılır. Yabancı dil insanı çoğaltır ama atalarının dilini bilmek insanı tamamlar. Bu bakımdan Osmanlı Türkçesi’ni bilmek, aydın olmanın da gereklerinden biridir. Eski harfleri öğrenen insan hemen örümcek kafalı olmayacağı gibi artık toplumun pek çok kesimi Osmanlıca Türkçesi’ni bilmenin zaruretinden bahsetmektedir. Buna rağmen öğrenmemekte ve çocuklarına öğretmemekte direnenler maalesef çoğunluktadır. Üstelik onlar bunu modernlik adına yapmaktadırlar. Neyse ki ben bunlara fazla önem vermiyorum. Çünkü onlara göre modern insan böyle geri fikirlerle uğraşmamalıdır. Çünkü onlara göre modern olan şey herkese parmak ısırtmalıdır. Mesela sorsanız, mânâsı olmayan hezeyanlar modern şiir, anlaşılmazlığı ön planda olan ruhsuz yapıt modern sanat, iki kere iki yedi eder saçmalığı modern matematik, “Bir şey mademki güzeldir, o halde çirkinin zıddı değildir!” önermesi modern mantık, internetteki -ki tam bir bilgi çöplüğüdür- okuduğu bir yorum üzerine atalarına sövmek modern tarih, slogan edinmeyi bilgi edinmeye yeğleyen uçuk çocuklar da modern gençliktir.

İsterseniz şimdi o modern gençliği yetiştiren ebeveynler üzerine bir mizansen uyduralım: Bir anne olarak okulların kapandığının ertesi günü kızınızı İngilizce kursuna başlattınız diyelim. Sağdaki komşunuzun hanımı soldakiyle şöyle konuşuyor olacak:

- Huuu! Komşu!.. Vallahi kıskandım şu kadını!.. Kızını İngilizce kursuna yazdırmış. Hem de hiç vakit kaybetmeden!.. Canım işte böyle olmalı insan.

- Doğru dersin komşu!.. Çocuklarımızın geleceğini keşke biz de böyle planlayabilseydik! Ama nerde gezer, babası ilgilenmiyor ki. Ayol benim de zamanım yok.

- Vallahi gidip şu kadını tebrik edesim geliyor ama…

Şimdi mizansende küçük bir değişiklik yapalım ve siz okulların kapandığının ertesi günü kızınızı Osmanlıca kursuna başlatmış olun. Bu sefer de sağdaki komşunuzun hanımı soldakiyle şöyle konuşuyor olacaktır:

- Huuu! Komşu!.. Vallahi insan sinir oluyor canım!.. Şu yan komşudan bahsediyorum. Kızını Osmanlıca kursuna yazdırmış. Canım çocuk sekiz aydır zaten okula gidip geliyor, kafası yoruldu zavallının. Azıcık dinlense olmaz mı? Hem neymiş o bu çağda eski yazı falan!..

- Doğru dersin komşu!.. Çocuğun kafasını örümcek fikirlerle dolduracak. Hiç de öyle geri kafalı birine benzemiyordu ama demek ki insanın alacası içinde…

- Şeytan diyor, kalk git, çocuğuna acımıyor musun diye hesap sor şu kadından…

- Aaah!.. Ah!.. Ne günlere kaldık!..

Evet!.. Maalesef ülkemizde durum budur ve siz sakın görüntüye aldanmayın. Çocuklarınızı Osmanlıca kursuna gönderin ve onlara bu yaz kendilerini hediye edin. Yoksa öz çocuğunuzu milli kütüphanesinde bulunan ana eserleri okumaktan mahrum ederek cahil bırakmış olacaksınız. Oysa siz onlara Osmanlıca öğreterek genlerini taşıdıkları büyük yazarların kapılarını açabilir ve uzaklarda unutup kaybettikleri güzelliklerle yeniden karşılaşmalarına imkan hazırlayabilirsiniz. Korkmayın, karşılaştıkları güzellikler onları geriye götürmeyecek, bilakis geleceğe yürürken daha emin adımlarla ve kendilerine güvenle yürümeyi öğretecek. Kendi dillerinin, kültürlerinin, medeniyet zenginliklerinin farkına varmalarını sağlayacak. Yüzlerine gülümsemeler gelecek, gönüllerine asil renkler ve desenler yansıyacak.

Çocuklarınıza Osmanlıca öğretmekten gocunmayın artık. Yıllardan kaçtayız Allah aşkına?!..

İskender Pala
(Zaman, 15.06.2010)

Popularity: 1% [?]

30
Haziran

Eşkiyalar, Osmanlı vezirini uzaktan tüfek atışıyla şehit etmişlerdi

Yazan: boysroma@gmail.com (Vincenzo)  |  Kategori: Genel  |  Okunma: 2 views

Osmanlı tarihinde “Celali İsyanları” adı ile anılan eşkıyalık faaliyetleri 1596-1610 yılları arasında meydana geldi. Bu dönemde Anadolu yağma edildi. Halkın can ve mal güvenliği kalmadı.

CELALİ İSYANLARI
Osmanlı İmparatorluğu, 1593′te Avusturya ile 13 yıl sü­recek bir savaşa girdi. Bu savaş sırasında özellikle ekonomik açıdan zor durumda olan Osmanlı İmparatorluğu, piyade asker ihtiyacını Anadolu’daki işsiz gençlerden sağlamaya başladı. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade almaktaydı. Bu yüz­den tımarlar azaltılıp, tüfekli asker istihdamına yönelindi. Ayrıca tağşiş (paranın değerini düşürme) ve tımarların zengin kişilere satılması yüzünden de birçok tımarlı sipahi tımarını kaybetmişti. İşsiz kalan tımarlı sipahiler 25-50′şer kişilik gruplar hâlinde levend denilen haydut çeteleri oluşturup, eşkıyalığa başladılar.

Tımarlı sipahilerin yerini yavaş yavaş alan sekban adlı tüfekli askerlerin sayısı savaş zamanında aşırı artıyordu. Devlet, sancak­beyi ve beylerbeyi yeni askeri sistem gereği bu tür sekban bölükleri bulundurmaya teşvik etmekteydi. Savaş bittiğinde işsiz kalan bu gruplar eşkıyalığa başladılar. Ayrıca yeniçeriler gibi imti­yazlı olmak isteyen sekbanlar sık sık problem çıkarmışlardır.

Büyük Celali İsyanları 1596′daki Haçova Savaşı’ndan sonra meydana geldi. Bu zaferden sonra veziriazam olan Cığalazâde Sinan Paşa orduyu disiplin altına almak için çadırının önüne gel­meyecek herkesi asker kaçağı sayacağını ilân etti. Asker kaçakları yakalan­dıklarında idam edilecek, malları da hazineye kaydedile­cekti. Savaşa gelmelerine rağmen düzensizlik yüzünden ordudan ayrı düşmüş olan ve sayıları 25-30 bin kişiye ulaşan askerler, bu emir üzerine korkudan kaçarak Anadolu’da eşkıyalık yapan grup­lara katıldılar. Haçova Savaşı’ndan sonraki sayım, her an patlamaya hazır olan isyanlarının fitilini ateşlemişti.

Celaliler, Karayazıcı Abdülhalim gibi yetenekli bir lider bu­lunca oldukça tehlikeli hale geldiler. Karayazıcı, savaşa gitmek istemeyen ve asker kaçağı olan grupları etrafında topladı. 1598′den itibaren büyük celali toplulukları kasaba ve şehirlere saldırmaya başladılar. Orta Anadolu ve Maraş civarında hâkimiyet kurdular.

SOKOLLU’NUN OĞLU
Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa
‘nın büyük oğlu Hasan Paşa, uzun süre imparatorluğun dört bir tarafında valilik yapmış ve birçok savaşta yararlılık göstermiş bir vezirdi. 1598′de Bağdat valiliğine tayin edildi. Bu dönemde Celali isyanları her tarafı kasıp, kavuruyordu. İlk isyanından sonra affedilip, Çorum sancakbeyliği verilen Celali lideri Karayazıcı Abdülhalim’in halka zulmettiği şayi olunca Bağdat beylerbeyi Sokulluzâde Hasan Paşa ile Altıncı Ve­zir Hacı İbrahim Paşa, Karayazıcı’yı tedip etmekle görevlendirildiler. Hacı İbrahim Paşa, 23 Eylül 1600′de Kayseri Ovası’nda Hasan Paşa’yı beklemeden Karayazıcı ile muharebeye giriştiyse de mağlup oldu. Ancak ertesi yıl Sokolluzâde Hasan Paşa, 12 Ağustos 1601′de Karayazıcı’yı Elbistan havalisinde Sepetli denilen mahalde mağlup etti. Karaya­zıcı Abdülhalim yaralı olarak Canik Dağları’na, kardeşi Deli Hasan ise Tokat’a çekildi. Hasan Paşa da onları takiple Tokat’a geldi ve dağlarda eşkıya takibi için piyade ve tüfekli asker toplamaya başladı. Bu sırada savaşta yaralanan Karayazıcı ölmüş ve yerine geçen kardeşi Deli Hasan dağılan Celâliler’i tekrar toparlamıştı. Deli Hasan önce Sokolluzâde Hasan Paşa’nın Diyarbakır’dan gelen ağırlığını yağmaladı, sonra da Tokat üzerine yürüdü. Sokolluzâde Hasan Paşa, Tokat Kalesi’ne çekilmek zorunda kaldı. Celâliler şehri zapt ve Sokolluzâde Hasan Paşa’nın “cennet bağı” adını verdiği bahçeyi talan edip, kaleyi kuşattılar. Muhasara esnasında kaleden firar edip, asilerin safına katılan bir hain, Hasan Paşa’nın her sabah kapı önünde tahta perde ile çevrilmiş bir yerde oturduğunu haber vermesi üzerine, Celâliler burada pusu kurup 1602 Nisan’ında Sokolluzâde Hasan Paşa’yı tüfekle şehit ettiler.

İKLİM DEĞİŞTİ HER YERİ EŞKIYA SARDI
16. yüzyılın sonlarında İran (1578-1590) ve Avusturya (1593-1606) ile girişilen ve uzun süren harpler Osmanlı düzenini iyice yıpratmıştı. Ayrıca 16. yüzyıldaki aşırı nüfus artışı ve enflasyon Osmanlı düzenini tamamıyla altüst etti. 16. yüzyıl sonlarında bu bahset­tiğimiz sebeplerden meydana gelen buhran ortamı Celaliliği ortaya çıkardı. İşsiz sekban ve leventler, tımarını kaybetmiş sipa­hiler, geçinemediğinden köyünü terk eden gençler ve sistem çöktüğünden okullarını bırakmak zorunda kalan medrese öğren­cileri (suhteler) Celali oldular. Celali isyanlarının genişleme­sinin önemli bir sebebi de tüfeğin yaygınlaşmasıydı. Osmanlı tarihlerinde “Tüfeng eşkıya eline düşüp, Celaliliğin meydana gelmesine ve mem­leket ihtilaline sebep oldu” ifadeleri sık sık geçer.

Bu isyanlar yalnız Osmanlı’da görülmedi. 16. yüzyıl sonlarında Avrupa’nın birçok yerinde geleneksel düzenin ve eko­nomik yapının bozulmasıyla bu tür isyanlar çıktı. Ayrıca dünya ikliminde meydana gelen değişiklikler sonucunda uzun süreli kuraklıklar yaşanması bu isyanların çıkmasında önemli rol oyna­mıştı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 30.06.2010)

Popularity: unranked [?]

29
Haziran

Saray arazisinde işgaller bitiyor, iadeler başlıyor

Yazan: boysroma@gmail.com (Vincenzo)  |  Kategori: Genel  |  Okunma: 3 views

Marmara Denizi cihetinde Ahırkapı denen mıntıkada Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nden başlayan Topkapı Sarayı arazisi, bu sur batı cephesinde Gülhane Parkı ve Alay Köşkü’ne, oradan da Sirkeci istasyonuna doğru kıvrılarak denize ulaşır. 1950’lere kadar sahil yolu henüz yapılmadığı için Topkapı’nın Marmara surları denize bitişikti.

Topkapı Sarayı denen yapıların altındaki sahadan Sultan Abdülaziz devrinden beri demiryolu geçer ve bu alanda birçok yapılar yer almaktadır. Gülhane Askeri Hastanesi bunlardan biridir. II. Mahmud’un kurdurduğu Matbaa-ı Amire değişiklik geçirerek Cumhuriyet döneminde Maarif Vekaleti’ne devredilmiş ve yanı başında da 1960’larda gayet çirkin bir yapı olan Matbaa Lisesi inşa edilmişti. 1910 tarihli Gülhane Askeri Hastanesi ayrı bir yapıdır.

Sarayı sadece polis veya özel güvenlik koruyamaz
Bu saydıklarımız son dört yılda saray idaresine devredilmiş (Gülhane Hastanesi daha önce) ve depo mimari bürosu ve uygun tesisler olarak yeniden düzenlenmesine başlanmıştır. Sarayın doğusunda kalan dört adet depo 19’uncu asırdan kalmadır. Bunlardan birisinin sarayda ziyaret günlerinde nevbet vuran (bugünkü anlayışla konser veren diyebileceğimiz) Mehter takımına tahsisi ve sarayı bekleyen ve güvenliği için çok önemli olan jandarma takımı için tahsis edilmesi çok uygundur. Topkapı Sarayı arazisinin sadece polis veya özel güvenlikçe korunması beklenemez. İstanbul polisinin görevleri çok ağırdır. Jandarmanın güvenliğin tesisinde etkin olduğu defalarca anlaşılmıştır.

Sergi ve konferans alanı gibi kamuya açık tesisler olmalı
Son zamanda Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı arasındaki pazarlık diğer depolar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu binaların halka bir park alanı olarak açılacak ve Gülhane Parkı’nın yetmezliğini karşılayacak alanda özel ve yeni fonksiyonlar edinmesi beklenmelidir. Sergi alanında, konferans alanı gibi kamuya açık tesisler yer almalıdır.

Topkapı Sarayı’nın alanı birçok kurumların işgali altındaydı, bugün için bunlar büyük ölçüde iade edilmektedir. İadeden sonra alanın İstanbul halkının ihtiyacı olan yeşillikler ve kültürel tesisler ön planda tutulmak üzere yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Bunun için doğu cephesindeki tesislerin ve depoların ele alınması kaçınılmazdır. Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma bakanlığı arasındaki antlaşma sahanın yeniden düzenlenmesi için gerekli son safha olacaktır.

Klasikte bu bölgede bulunan Hasbahçe, Gülhane Hastanesi meydanı, Cebhane meydanı diye adlandırılan bölümlerin ele alınması Sur-u Sultani projesi başlığı altında isimlendiriliyor. Bu geniş alanın düzenlenmesi ve saraya verilmesi şu andaki projeyi teşkil etmektedir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.06.2010)

Popularity: unranked [?]

29
Haziran

İstanbul’un değişen yüzü

Yazan: boysroma@gmail.com (Vincenzo)  |  Kategori: Genel  |  Okunma: 4 views

İstanbul, Bizans araştırmalarının merkezi oluyor mu? Henüz uzman kadrolarımızın ulaştığı sayı ve yapılan neşriyata bakarak böyle bir iddiayı ileri sürmek için çok erken ama Türkiye’de Bizans tarihçiliğinin bir çöl görünümünden kurtulduğu ve vahaların teşekkül ettiği de açık.

Seneler önce Bizans kongrelerinin ve araştırmaları cemiyetinin başkanı Gilbert Dagron Başbakanlık’a ve Türk Tarih Kurumu’na yazdığı bir mektupta “Ülkenizde Bizans araştırmalarının ve Bizans uzmanı kadrolarının pek parlak konumda olmadığı belli. Ama beynelmilel kongrelere başvuran Türkler dolayısıyla bir komite kurmalısınız” diye yaralayıcı bir ifade ile gerçeği ifade diyordu.

Durum değişiyor
Artık durum değişiyor. Başta sanat ve mimari tarihçisi olmak üzere iktisadi tarih alanında da metinleri okuyacak kadar dil bilen genç araştırmacılar var. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi de yeni Yunanistan Araştırmaları kürsüsü kurdu. Geç devir Bizans ile de uğraşılıyor. Başında bu dalda yetişen Prof. Melek Delilbaşı var. Delilbaşı aynı zamanda Bizans Araştırmaları Milli Komitesi Başkanı.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Prof. Nevra Necipoğlu’nun yönettiği Bizans Araştırmaları kürsüsü var. Daha çok Amerika’da yetişen Bizans uzmanlarını kadrolarına alıyor. Avrupa’daki kürsülerde filolojik bakımdan donanımlı uzmanların yetişmesi de beklenir. Türkiye’de 1930’larda Atatürk döneminde hedeflenen buydu. O zaman dört genç bu iş için yollanmıştı.

Meydanı kurtaralım
Bu yıl Türk Tarih Kurumu’nun Aya İrini kilisesinde açılışını yaptığı bir Bizans kongresi düzenlendi. Geçtiğimiz hafta da Vehbi Koç Vakfı Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nün tertip ettiği İkinci Uluslararası Bizans Araştırmaları Sempozyumu Arkeoloji Müzesi’nde yapıldı. Burada düzenlenen Bizans sarayları sergisi ve Sabancı Müzesi’ndeki İstanbul sergisini de göz önüne alırsak şu anda İstanbul’un bu gibi faaliyetlerde öne çıktığı dahi söylenebilir. Kötümser tasvirlere lüzum yok, gelişme ve ümit var.

Sultanahmet Meydanı araç trafiğine kapanıyor. Yakın zamanda turist otobüsü dahil hiçbir motorlu araç girmeyecek ve bu 2 bin yıllık metropolün ana meydanı bütün güzelliği ve ihtişamıyla otobüs garajı gibi iptidai bir görünüme sahip olmaktan kurtulacak. Sultanahmet Meydanı behemahal motorlu taşıtlara kapatılmalıydı. Bu gerçekleşiyor. Aslında yakın zamanda ağır tramvay trafiğini de daha hafif ulaşım araçlarına çevirmek lazım. Bunun için galiba önemli bir altyapı değişiklik gerekiyor. Şimdilik Sultanahmet Meydanı’nı kurtarmaya bakmak ve Fatih Belediyesi’ni desteklemek lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 27.06.2010)

Popularity: unranked [?]

28
Haziran

SBS kaldırıldı

Yazan: Ümit  |  Kategori: Eğitim Haber  |  Okunma: 160 views

Düz liseler tarih oluyor…

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu: SBS (Seviye Belirleme Sınavı) 6. ve 7. sınıflarda yapılmayacak, 8. sınıflar için devam edecek.

Yapılan çalışmalar ve hazırlanan raporlar doğrultusunda SBS’nin genel olarak olumlu yönleri olmakla beraber olumsuz etkilerinin bulunduğunun da tespit edildiğini kaydeden Çubukçu, “Seviye Belirleme Sınavını 6 ve 7. sınıflarda kademeli olarak kaldırıyoruz. Sarmal bir yapı içeren müfredat doğrultusunda SBS sadece 8. sınıfta gerçekleştirilecek, bundan sonra ve 8. sınıf konularından sorumlu olacaklar” dedi.

“2010-2011 eğitim-öğretim yılında 6. sınıfa başlayan öğrencilerimiz sınava girmeyecekler” diyen Çubukçu, “Bu öğrenciler 2011-2012 yılında da 7. sınıf öğrencisi olarak sınava girmeyecekler. Fakat bu yıl Seviye Belirleme Sınavı’nda 6. sınıfta olup eski sisteme uygun olarak sınava giren öğrencilerimiz 7 ve 8. sınıflarda da sınava girecekler. Bu yıl 7. sınıfta olup SBS’ye katılan öğrencilerimiz eski sisteme uygun olarak 8. sınıfta da sınava girip bu şekilde ortaöğretim kurumlarına yerleşecekler” dedi.

Çubukçu, orta öğretimde gerçekleştirilecek yeniden yapılanma ile gelecek yıllar içerisinde genel liselerin tamamının Anadolu Liselerine ve Meslek Liselerine dönüştürüleceğini, okullar arası niteliksel farklılıkların bu şekilde ortadan kaldırılacağını, okul çeşitliliğinin de en aza indirileceğini bildirdi.

Popularity: unranked [?]

28
Haziran

MEB SBS’de Yeni Düzenlemeyi Açıkladı

Yazan: Ümit  |  Kategori: Eğitim Haber  |  Okunma: 154 views

MEB, Seviye Belirleme Sınavları’nda yapılan yeni düzenleme ile ilgili ayrıntıların yer aldığı yazılı bir açıklama yaptı.
Milli Eğitim Bakanlığınca Seviye Belirleme Sınavları’nda (SBS) yapılan yeni düzenlemeye göre, öğrencilerin 6, 7 ve 8. sınıflardaki yıl sonu başarı puanları öğrencilerin yerleştirme puanlarına yüzde 30, sınav puanları da yüzde 70 oranında etki edecek.

MEB, SBS’de yapılan yeni düzenleme ile ilgili ayrıntıların yer aldığı yazılı açıklama hazırladı.

Açıklamada, 2007-2008 yılında uygulamaya konulan Ortaöğretim Kurumlarına Geçiş Sistemi’nin en önemli unsurlarından biri olan SBS üzerinde yapılan detaylı ve kapsamlı analizler sonucunda SBS’nin genel olarak öğrenci, veli, öğretmen, okul ve eğitim sisteminde olumsuz etkilerinin de bulunduğunun tespit edildiği belirtildi. Açıklamada, bu olumsuz etkileri ortadan kaldırmak amacıyla sistemin hedeflerinden vazgeçilmeden ortaöğretim sisteminin yeniden düzenlenmesi çalışmaları da dikkate alınarak yeni bir düzenleme yapılmasına ihtiyaç duyulduğu ifade edildi.

Açıklamaya göre, yeni düzenleme, öğrencilerin 6, 7 ve 8. sınıflarda elde ettikleri ”Yılsonu Başarı Puanları (YBP)” ile 8. sınıfta yapılacak olan SBS puanlarının belirli oranlarda değerlendirilmesi esasına dayanacak.

YBP, daha önceden olduğu gibi e-okul sistemi üzerinde, öğrencinin her dersten almış olduğu yıl sonu puanının haftalık ders sayısı ile çarpımlarının toplamının haftalık ders sayısına bölünmesiyle elde edilecek ve 100 tam puan üzerinden hesaplanacak.

Ortaöğretime Yerleştirme Puanı (OYP) hesaplanırken de, öğrencinin 6, 7 ve 8. sınıf Yılsonu Başarı Puanları değerlendirmeye alınacak ve yerleştirmeye yüzde 30 etki edecek. Öğrencinin 8. sınıfta gireceği SBS’den aldığı puan ise yerleştirmede yüzde 70 oranında etkili olacak.

2010-2011 öğretim yılında 6. sınıfa başlayacak öğrencilerle birlikte kademeli olarak uygulamaya konulacak olan yeni düzenlemeye göre, bu öğrenciler 2011-2012 yılında, 7. sınıf öğrencisi olarak sınava girmeyecekler. Bu yıl SBS’ye girmiş olan 6. sınıf öğrencileri ise eski sisteme uygun olarak 7. ve 8. sınıflarda SBS’ye girecekler. Bu yıl 7. sınıfta olup SBS’ye katılan öğrenciler de önümüzdeki yıl yine eski sisteme uygun olarak ortaöğretim kurumlarına yerleştirilecekler.

SBS HER YIL HAZİRAN AYINDA YAPILACAK

Yeni SBS, daha önceden olduğu gibi Haziran ayında olmak üzere yılda bir kez yapılacak. SBS’nin tüm merkezi sistem sınavlarının mantığına uygun olarak telafisi ya da not yükseltmesi gibi ek herhangi bir sınavı olmayacak.

SBS’ye katılım zorunlu olmayacak. Ancak merkezi sistemle öğrenci alan ortaöğretim kurumlarına yerleştirmede kullanılacak puana etkisi bakımından öğrencilerin bu sınava girmeleri öneriliyor. Sınava herhangi bir sebeple katılamayan öğrenciye o yılın en düşük puanı verilerek Ortaöğretime Yerleştirme Puanı hesaplanacak.

SADECE 8. SINIF MÜFREDATINDAN SORULACAK

SBS’de testlerin ağırlık katsayılarında değişiklik söz konusu olmayacak. Sınavda Türkçe ve Matematik test ağırlık katsayıları 4, Fen Bilgisi ve Sosyal Bilgiler test ağırlık katsayıları 3, Yabancı Dil test ağırlık katsayısı 1 olacak.

Yeni SBS’de OKS’den farklı olarak sorular sadece 8. sınıf müfredatından yöneltilecek. Sınavda soru içeriğinin 8. sınıf öğretim programına odaklı olması, okulda sunulan eğitim ve öğretime dayalı olarak hazırlanması esas alınacak. Ancak soru ve sınav tekniğinin gereği olarak daha önce elde edilmiş kazanımlar da sorularda kullanılabilecek. OKS’de bütün ilköğretim müfredatından sorular yer alabiliyordu.

Merkezi sınav sistemiyle öğrenci alan Fen Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri, Anadolu Liseleri, Anadolu Öğretmen Liseleri, Anadolu İmam Hatİp ve Anadolu Teknik ve Anadolu Meslek Liseleri, Sağlık Meslek Liseleri, Denizcilik, Tapu Kadastro, Adalet Meslek Liseleri gibi bazı meslek liselerine yine bu sistemle öğrenci alınmaya devam edilecek.

YERLEŞTİRME

Ortaöğretim kurumlarına, yerleştirme işlemi Orta Öğretime Yerleştirme Puanına (OYP) göre yapılacak. Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü tarafından 8. sınıfın sonunda tercih başvuruları alınmak suretiyle, puan üstünlüğü esasına dayalı olarak önceden belirlenmiş kontenjanlara göre yerleştirme yapılacak. Yerleştirmeye ilişkin esaslar yerleştirme kılavuzları ile duyurulacak.

Yurtdışında Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olmayan herhangi bir eğitim kurumunda öğrenim gören öğrenciler de isterlerse SBS’ye katılabilecekler. Bu öğrencilerin yurt dışında bulundukları süre boyunca aldıkları Yılsonu Başarı Puanları dikkate alınmayacak. (aa)

Popularity: unranked [?]

28
Haziran

Mitler

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 147 views

Yunan Mitolojisi “Başlangıçta kaos vardı” der bize. Bu kaos nedir nasıl birşeydir pek bilinmez doğrusu. Belki de bu belirsizlik ona kaos ismini vermiştir . Ama durup dururken, bu kaos’tan bir anda Gaia oluşmuştur, yani toprak, başka bir deyişle “Toprak Ana”…
Hesiod der ki, “Gaia’dan gökyüzü yükseldi” , yani Uranos… Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia’nın hem oğlu hem eşi oldu. (Garipsemeyelim, ensest ilişki, mitolojide çok sık rastlanan bir olaydır.) O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ki, birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi. Bereketli, yeşil Gaia, Uranos’un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu… Eros, bir varlıktan çok, Gaia’nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç. Gaia ve Uranos’un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos’un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu, ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra, Gaia yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onlardan görür görmez nefret etti, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos Gaia’ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar’a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos’a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos’tan ölesiye korkuyorlardı, yardım çağrısına karşılık vermediler Gaia’nın. Ancak içlerinden biri, Cronus annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında evrenin idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı. Bunun üzerine Gaia, Cronus’un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıltaşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus’a verdi. “Bununla babanı hadım edeceksin!” dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti, gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan ordan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. (Gökyüzünün erkeklik organı olur mu, hadi oldu diyelim, kanı olur mu diye düşünmeyeceğiz tabii.. Mitolojide “olmaz” yok.. Oluyor işte bir şekilde.)
İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler… Bu tanrıçalar birçok söylende yer almış olan korkunç yaratıklardır. “Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler” diye anlatır onları bir yazar. Niçin İntikam Tanrıçaları olduklarına gelince.. Erkeklik organı kesilmiş olan Uranos, korkunç bir acı duymuştu, duyduğu ilk acıydı bu, korkunç bir çığlık attı. Uranos’ un intikam arzusuyla dolu bu çığlığından ve havada uçmakta olan kesik organdan damlayan ilk kan damlalarından İntikam Tanrıçaları doğdu…
Ardından, Uranos’un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşündüğümüz Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı..
Organ uçtu, uçtu, sonunda suya düştü… Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs kıyılarında karaya vurdu ve içinden güzeller güzelli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir, sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür. (Hemen bir uyarı… Roman mitindeki karakterlerin hemen hepsi Grek mitinden alınmış, isimleri değiştirilerek anlatılmıştır…)
Uranos hadım edilip (Böyle ayrıntılı bir hadım tasviri ancak mitolojide mümkündür zaten..) , kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. (Hangi taht diye sormayacaksınız, değil mi?)
Ancak Cronus’un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi.. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde, ona umut bağlamış olan zavallıcıkları daha da gerinlere, Tartaros’a itti. Tartaros, Yeraltı Dünyası’nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından “Tartaros’un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır.” diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros’a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea’yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus’un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi, ve Cronus’un keyfini kaçırdı… “Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak.”
Rhea, Cronus’a bir sürü çocuk doğurdu… Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Kendilerinden birazdan bahsedeceğim.
Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea’nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus’un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu!
Annesi Gaia’dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu ne idüğü belirsiz Kuretler’e verdi. Kuretler o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Ben onları tanrıdan çok, Doğa’nın Ruhu olarak düşünüyorum. Rhea, oğlunu işte bu Kuret’lere emanet etti. Kuret’ler eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler.
Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı sarmaladı ve yutması için Cronus’a sundu. Cronus’un gözü öylesine dönmüştü ki, battaniyeyle beraber yuttu kayayı, ohh bundan da kurtulduk diye düşündü, Rhea’nın bir sonraki doğumuna kadar rahatladı… Ancak Rhea bir daha doğurmadı, en azından böyle bir kayda rastlamıyoruz.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. (Yaaa, evet. İşte Kuret’lere emanet edilen şanslı bebek, daha sonra Tanrıların Tanrısı olacak Yüce Zeus idi…)
Günün birinde Metis’e, Akıllı ve Bilge Peri’ye rastladı. Zeus hemen ona aşık oldu. (ilerde Zeus’un ne kolay aşık olan, çapkın bir tanrı olduğunu göreceğiz ) Metis’e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus’a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı, ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus’a verdi.
Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı. (Mantıksal değerleri unutunuz, onlar nasılsa, babalarının karnından ölmemiş, hatta büyümüş, gelişmiş bir şekilde çıktılar. Ölmemiş olmaları çok doğal aslında, çünkü onlar tanrı ve tanrıçalardır. Ama Cronusun karnı ve ağzının boyutları hakkında; çocukların onun karnında nasıl sindirilmeden kalabildikleri ve hatta orada büyümeyi başarabildikleri hakkında hiçbir fikrim yok!)
Çocukları, Cronus’un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: İlerde Olympos’ta bir nevi ev kadını olan Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera (ilerde kocası olacak Zeus tarafından bol bol aldatıldığından olsa gerek) , sonradan Yeraltı Dünyası’nın tanrısı olan Hades ve sonradan Denizler Tanrısı olan Poseidon…
Hepsi de Zeus’un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı. Zeus, Tartaros’tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus’a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus’a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi.
Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Niçin bu kadar uzun sürmüştür belli değil. Oldukça saçma oysa.. Bildiğimiz savaşlara benzemez bu. Kimse kimseyi öldürüp yaralayamaz, zaten ölümsüzlerdir çünkü. Sanırım amaç salt iktidar ve koltuk kavgası olduğundan, bunca süre Zeus, Cronus’u artık iktidarı kendisine teslim etmesi için ikna etmeye çalışmıştır. 10 yıl sonra da Cronus yorgun düşmüş olmalı ki, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası’na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır. Böyle zalim birine nasıl böyle bir görev verilir o da garip, ama Zeus onu ancak bu yolla kandırabilmiş olmalı…
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zaten Zeus’un önderliği herkes tarafından kabul edildiği için, bu pek de zor olmasa gerek. Zeus, kendisini “Gökyüzünün ve Yeryüzü’nün Tanrısı” , Poseidon’u “Denizler ve Irmakların Tanrısı”, Hades’i “Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı” ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı’na yerleşti.
Ah, bu arada unutmadan: Zeus kendisine karşı gelen Titanları Tartaros’a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri “İnsanın Yaratılışı”nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanların başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, yerküreyi omuzlarında taşıma cezasını aldı…

Popularity: 2% [?]

28
Haziran

Pepuk Kuşu Efsanesi

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 53 views

Pepuk Kuşu Efsanesi

Ben Bir Pepuk Kuşuyum

Ben bir pepuk kuşuyum dalında yaralı duran
dağların yamaçlarında kenger
nazlı bir kızın gözlerinde iki yetimlik ah!
içinin kızıllığınca gül ve yangın
her bahar lavlara
korlara
ateşlere düşer yüreğim

bir söğüt dalının
efil efil titreşen yaprağıdır yüreğimdeki
açarım yarasını bakarım canyerimin ağlayamam
acının ve sevginin kesiştiği yerde
iki çığlık arasında kaldım ah
acılı rüzgarlara bıraktım kanatlarımı

istedimki kuş olayım
kanatlarımın altında saklayayım
alıp gideyim başımı dağ dağ
göklere yazayım hasretimi

istedimki ağaç olayım
üzerinde yeşereyim
gölge edeyim her yaz
her güz dökülsün yapraklarım
serileyim üzerine ah! edeyim

istedimki yağmur olayım
yüreklere yağayım her bahar
sel olayım dere tepe
katayım önüme tüm acıları
denizlere, okyanuslara götüreyim

istedimki ıstırabın sunaklarında
karalanmış rengi olayım yaşamın
sonsuzluğun kurgusunda cezalanmış acı
binlerce yıllık geçmişimle
her bahar beni anlatsın analar çocuklarına,
babalar beni anlatsın

istedimki yürekteki her çiçeği
gözyaşlarıyla besleyeyim
kuruyup gitmesin diye
istedimki dağlara sesleneyim yazgımı
özlemlere söylenen türkülere sesleneyim
gelip geçenler okusun diye gözlerimdeki şiiri

istedimki dağlara yazayım hasretimi
ovalara, denizlere, gökteki yıldızlara
yağmur olayım gökkuşağını hediye edeyim
parça parça olayım her fırtınada
mutluluk ağacında hüzün çiçeği olayım
her yıl çoğaltayım acılarımı

Pepuk Kuşu Efsanesi

Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerde. Baharın geleceğini muştulayan cemreler beklenir. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düşer. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla…. Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başlar. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, bitkilerin, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep olur. Bir umut olur canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliveriri dağlara, ovalara, kırlara. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler (sosın) kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarlar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.
Baharın gelmesiyle birlikte; kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, daha bir çoşkuyla eser rüzgar.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır…
Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı…
Nuri CAN

Pepuk Kuşu Efsanesi

Bir varmış bir yokmuş… Vakti – zamanda Anadolu’nun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında; mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş…

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirmişler…

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, “Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ” deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise “Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!” demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. “Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!” demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!… Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. “O biraz yoruldu oduncularla gelecek” demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış,yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. “Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!…“

Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allahtan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda; oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:
Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.

(Zazaca)

“Phepu”
“Kheku”
“Kam kerd”
“Mı kerd”
“Kam kişt” (çişt)
“Mı kişt” (çişt)
“Kam şüt”
“Mı şüt”
“Ax! Ax! Ax!”

(Kürtçe)

“Pepuu”
“Kekuu”
“Ke qir?”
“Mın qir”
“Ke kuşt?”
“Mın kuşt”
“Ke şuşt?”
“Mın şuşt”
“Ah! ah! Ah!”

(Türkçe)

“Pepuu”
“Kekuu” (baba)
“Kim yaptı?“
“Ben yaptım”
“Kim öldürdü?”
“Ben öldürdüm”
“Kim yıkadı?”
“Ben yıkadım”
“Vah! Vah! Vah!”

Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincan’ın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır… Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş. Çocukluğumda bunun bir efsane değil de gerçekten yaşanmış bir öykü olduğuna inanır ve o kuşa çok acırdım!…
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadır. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes “pepuk kuşu” efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.

Popularity: 2% [?]

28
Haziran

Mitos ve Mitos Türleri

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 47 views

“Mitos” teriminin anlamında ve kullanımında azımsanamayacak bir bulanıklığın bulunduğu gözönüne alınarak, onun bu yazıda hangi anlamda kullanıldığı üzerinde birşeyler söylenmesi yerinde olur. Mitos (myth), efsane (legend), destan (saga) ve halk öyküsü (folkstory) ile Marchen (masal) arasında genellikle yapıldığı görülen ayrım, edebi ölçüte dayanır; yapılmakta olan bir başka ayrım, “mitos” ile “tarihsel gerçekler” arasında olup, mitos niteliği taşıyan herhangi bir şeyin inanılmaya değer olup olmadığı gibi bir düşünceye dayanmaktadır. Bu çalışmada ne edebi ölçüt ne de tarihsellik ölçütü kullanılmıştır; bunun yerine “işlev” ölçütü benimsenmiştir.
Mitos, belli bir durumun yarattığı insan düşgücünün, imgeleminin ürünü olup, belli bir iş yapma niyetini gösterir.
Böyle anlaşıldıkta, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun “gerçek olup olmadığı” değil, “onunla ne yapmak niyetinde olunduğu” sorusudur.

İşlev olarak mitosları sınıflandırmaya tabi tutarsak şu şekilde türlere ayrılır:

Ritüel Mitosları
Tapınak arşivlerine göre, Nil ve Dicle-Fırat vadilerinde, tarımsal temellere dayanan oldukça gelişmiş kent uygarlıklarının yaşadığı anlaşılmaktadır.Söz konusu metinler, buralarda yaşyan insanların, ritüel (tören) adını verdiğimiz incelikli bir etkinlik biçimi yarattıklarını göstermektedir.
Ritüeller, söz konusu eylemlerin yürütülmesinde izlenmesi gereken yolların doğru biçimlerinin neler olduğu hakkındaki uzmanlık bilgisine sahip yetkili kişilerce, belirli zamanlarda, değişmez bir biçimde yerine getirilen bir eylemler silsilesi oluşturdular. Ama bugün biliyoruz ki ritüel, yalnızca eylemlerden oluşmuyor, onlara sözler, şarkılar, efsunlar eşlik ediyordu.
Başka bir deyişle, ritüel, Yunanlıların dromenon(dram) adını verdikleri “yapılan” eylemler bölümüyle, muthos (öykü) adıyla adlandırılan “söylenen” sözler bölümünden, yani mitos (mit) bölümünden oluştu.
Ritüelde mitos, oynanmakta olunan oyunun öyküsünü anlattı; belirli bir durumu betimledi; ne var ki bu öykü, izleyici kitlesini eğlendirmek için söylenen sözler değildi; öykü, sözlerle bir güç, bir erk yaratılması için söylendi. Sihirli (!) sözlerin ardarda yinelenmesi, anlatılan durumun oluşmasını ya da yeniden oluşmasını sağlayacak güce sahipti.
Ritler, insanı, kendi sınırlarını aşmaya zorlar; onu, tanrıların ve mitsel kahramanların yanında yer almak zorunda bırakır; bundaki amaç, onların eylemlerini insanın da yapabileceği ve bir anlamda arınmasına ve kendini tanımasına yol açacağıdır. Mit, doğrudan ya da dolaylı olarak insanın yücelmesini ve kendi sınırlarını, koşullanmalarını aşmada yardımcı olur. Mitleri ezberden söyleyenler kimi toplumlarda şamanlar ve sihirbaz-hekimler ya da gizli dernek üyelerinden oluşur. Her ne olursa olsun, mitleri ezberden söyleyen kişi, yeteneğini kanıtlamış ve ustalar tarafından yetiştirilmiş olmalıdır.
Arkaik toplumların dinsel yaşamında sihirbaz hekimler, şamanlar ve yaşlı ustaların rolü herkesçe bilinir. Tümü de esrime deneyimlerinde farklı biçimlerde uzmanlaşmış bireylerdir.
Mitosun bu türüne “ritüel mitosları” dememizin nedeni budur. Adını işlevinden, ritüelin istenen sonucu sağlamasına yardımcı olmasından almaktadır.

Orijin Mitosları
Bu mitos türü daha çok “etiolojik (*) mitos” olarak adlandırılır. İşlevi bir göreneğin, bir adın ya da hatta bir nesnenin nasıl doğduğunun imgesel bir açıklamasını sunmaktır.
Çok sayıda mitte şunlar ön plana çıkar.
a-Bir kahramanın, bir deniz canavarı tarafından yutulması ve kendini yutan canavarın karnını zorladıktan sonra oradan başarıyla çıkması,
b-Bir vagina-dentata nın inisiyasyon gereği aşılıp geçilmesi ya da toprak ananın ağzıyla veya döl yatağıyla bir tutulan mağaraya ya da bir yarıktan aşağıya tehlikeli iniş. bütün bu serüvenler aslında inisiyasyonla ilgili sınamaları oluşturur; bunların ardından başarı kazanmış olan kahraman yeni bir yaşam biçimi elde eder.
“Kökene dönüş” yeni bir doğuşu hazırlar, ama bu, ilkini yani fiziksel doğuşu yinelemez.Gerçek anlamda mistik nitelikte, tinsel türden yeniden doğuş sözkonusudur, bir başka deyişle yeni bir yaşam biçimine açılma vardır. Temel düşünce şudur; Üst düzeyde bir yaşam biçimine ulaşmak için gebeliği ve doğuşu yinelemek gerekir; ancak bunlar rit biçiminde, simgesel olarak yinelenir.
Hindistan’da günümüzde bile geleneksel hekimlik, yaşlıları gençleştirme ve tümüyle bitkin düşmüş hastalara eski canlılıklarını kazandırma işini, onları dölyatağı biçiminde bir çukura gömerek gerçekleştirir.

Kült Mitosları
İsrail dininin gelişmesi sırasında doğmuş bir mitos biçimidir. İsrail toplumunun içine en derin biçimde sinmiş tarih geleneklerinden biri, halkın Mısır tutsaklığından kurtuluşunun anılmasıydı.
Burda rahipler, kamu önünde tarihlerinin odak noktası olabilecek bazı olayları şarkı biçiminde, okuyorlar, bu okuyuşlara, halkın, rahiplerinin söylediklerine yanıt niteliğindeki birlikte okuyuşları eşlik ediyordu.
Mitos, bu biçimi ile de bir durumu betimlemekte, bu böylece söz konusu durumun sürmesini sağlama işlevine sahip olmakla beraber, artık bu işlevleri sihirsel bir güçle değil, fakat moral güç kanalıyla yerine getirmeye çalışmaktadır.

Prestij Mitosları
Mitosun bu türünün işlevi, bir halk kahramanının doğuşuna ve yaptıklarına bir gizem ve tansık havası vermektir. Musa’nın doğuşu ve sazlardan yapılmış hasır bir sandık(sepet) içinde Nil’ e salıverilişi öyküsü bir tarih bilgisi olabilirse de, Sargon, Kyros, Romulus ile Remus ve halkın imgeleminde yaşatılan öteki kahramanların benzeri öyküleri arasında koşutluklar görülebilir.
(Bir sandık içine konularak suya bırakılma motifi, doğum olayının simgesel yoldan açık seçik bir anlatımıdır ve bu anlatımda sandıkçık ana rahminin, su ise rahimdeki amniyon suyunun yeriini tutar. Sayısız düşlerde anne ve babayla çocuk ilişkisi, sudan çıkarılış ya da sudan kurtarılış motifiyle dile getirilir. Hz. Musa ve Tektanrıcılık, Sıgmund Freud, s,18)

Eskatalogya Mitosları
Eskatalogya (**) mitosları, Zoroasterciliğin eskatalogyasına birşeyler borçlu olsa da, bu tür, özellikle Yahudi ve Hristiyan düşünüşünün karakteristik bir öğesini oluşturur. Habercilerin yazılarında, bu dünya düzeninin bir genel yıkım (katastrofi) ile sona ereceği düşüncesi önemli bir yer tutar.
Kehanetler de buna dahildir. Haberciler sonlu durumu betimlemeye kaktıklarında , mitos diline geri dönmek zorunda kalırlar.Eskatoloji, bir gelecek kozmogonisinin ön belirtisinden başka birşey değildir. Ancak her eskatoloji şu olgu üzerinde durur; Yeni yaratılış bu dünya kesin olarak ortadan kaldırılmadıkça gerçekleşemez. Gerçek anlamda yeni birşeyin başlayabilmesi için, eskinin kalıntı ve yıkıntılarının tümüyle yok olması gerekir. Mitin açık olan tartışmasız değeri hep aynı süreler içinde yinelenen ritüellerle yeniden doğrulanır. Paradigmatik bir hareketin sürekli yenilenmesi sayesinde herhangi birşey, evrensel akış içinde sabit ve sürekli olarak kendini gösterir. Ancak insan bunu kendi deneyimiyle öğrenebilir.
“Gerçeklik”, “aşkın” bir düzeyden hareketle kendini belli eder ve oluşturulmaya elverişli bir duruma gelir, ama bu aşkın düzey, ritlerde yaşanmaya elverişlidir ve giderek sonunda insan yaşamının bütünleyici bir parçası durumuna gelir.
Tanrıların, mitsel kahramanların ve ataların bu “aşkın” nitelikteki dünyasına girilebilir, çünkü deneyimi gerçekleştiren insan, Zaman’ın tersineçevrilmezliğini kabul etmez.
Ritüel yardımıyla dindışı ve kronolojik olan Zaman ortadan kaldırılır, mitin kutsal Zaman’ı yakalanır. Ve yinelersek, insanın koşullanmalarını, sınırlarını tanıyarak ortadan kaldırmasına ve kendini tanımasına, arınmasına olanak verir. İnsan, kendi kendinin efendisi olur.

* Etiolojik, nedenbilimsel demektir.
* Eskatalogya, bu dünya yaşamının sonu ve ötedünya yaşamı ile ilgili konuların genel adıdır.

Popularity: 2% [?]

28
Haziran

Nart Efsaneleri

Yazan: Ümit  |  Kategori: Efsaneler  |  Okunma: 36 views

Nart Efsaneleri ve Efsane Kahramanları
“Nart Destanları, Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarından oluşan Çerkeslerin binlerce yıldan bu yana ürettikleri Ulusan Destanlar bütününün adıdır.” Çerkes Mitolojisi’nin bütününü kapsayan Nart Destanları, İsadan önceki çağlardan bu güne, Kuzey Kafkasya halklarının dilinde, müziğinde, sanatında yer etmiştir. Başlangıcını tarih çağları içerisinde tam olarak saptamak çok zordur, ancak doğanın çözülemeyen sırlarının dile getirilmesi olan mytkos’un, insan dilinin ve sözcüklerin ortaya çıkması ile başladığı dikkate alınırsa Nart Destanları’nın başlangıcı hakkında fikir sahibi olunacağı kanısındayız.
Nart Tlepş
Nart Tlepş nartların en ulularındandır. Nart halkının tüm araç ve çereçlerini yapmak, yeni buluşları ile halkın yaşamını kolaylaştırmak onun görevleri arasındadır. Her türlü madeni işleyip olağanüstü güzellikte araçlar yapar. Maden çağı uygarlığı aşamasının ve Nart toplumunun yeni buluşlarının simgesidir.
Halkın gözünde çok güçlüdür. Ünlü Seteney Guaşe ile kimi zaman yardımlaşarak, toplumsal sorunları çözerler. Kimi zaman da birbirlerine ters düşerler. Setney Guaşe kızgın taş parçasını Tlepş’e kırdırarak Sosrikua’nın doğmasını sağlar. Sosrikua’yı maşası ile suya daldırarak çelikleştiren yine Nart Tlepş’tir.
Sosrikua’nın bir kahramana yaraşır biçimde eğitilmesini, silah kullanmasını öğrenmesini Seteney’in önerisi üzerine yine Nart Tlepş üstlenir. Bu manevi çocuğunun silah kullanma çağına geldiğini anlayan Seteney, Tlepş’e sihirli silahlar ısmarlar. Kahramanımız bu yönü ile Grek Mitolojisinin topal ve çirkin tanrısı, ateş ve demircilerin piri Hephaistos’u anımsatır. Akhilleus Troya savaşlarına giderken annesi Thetis Hephaistos’a giderek oğlu için efsunlu silahlar yapmasını ister.
Topal Hephaistos tanrıçaların en güzeli Aphrodite ile evlidir. Gerçi Tlepş ile Seteney Guaşe’nin evli oldukları pek anlatılmaz, ancak ilişkileri adı geçen Grek tanrılarını anımsatmaktadır. Bu benzerliğe karşın Tlepş’in tüm buluşları toplumun yararınadır. Hephaistos ise devamlı kin güden ve kötülük düşünen bir tanrı olarak tanımlanır. Buluşlarını kendisi ile alay eden, kendisini küçümseyen diğer tanrılar aleyhine kullanır. Hatta topal olduğu için oğlundan utanan annesi tanrıça Hera bile onun şerrinden kurtulamaz. Topal tanrı, içine zincirler sakladığı bir taht yaparak annesine götürür. Hera tahta oturunca zincirlerle bağlanır ve bir daha kurtulamaz. Kısacası topal ve çirkin oluşundan aşağılık duygusuna kapılmış olan Hephaistos kötülük yapmaktan kendisini alamayan bir mitoloji kahramanıdır.
Oysa Tlepş güçlüdür, cesurdur. Tarım araçlarından döküm araçlarına, silah yapımına kadar tüm uygarlık gereksinimlerini toplum yararına yapar. Buluşlarında en yakın danışmanı ve yardımcısı Seteney’dir. Abazin Halk Destanlarından Türkçeleştirdiğimiz aşağıdaki text bunun en güzel örneğidir.
“Nartlar güçlü ve insanüstü ırktı. Sert mizaçlı idiler. Büyük bir halk idi Nartlar… Çok güçlü atları vardı, alp (mitolojik olaylarda geçen, dağlara uçarak çıkan kanatlı at türü) soyundan gelen. Toplumsal düzenleri vardı. Sorunlarını yaşadıkları Guım (kuma) ırmağı kıyısında toplanan kurultayda çözümlerlerdi.
Evlenmiş, çok güzel ve akıllı bir kadın yaşardı aralarında. Seteney guaşe bilge idi, O nartların her derdine derman olurdu, felaketlerde, kıtlık yollarında, savaşlarda halkına yol gösterirdi, başı derde düşen ona koşardı.
O çağlarda nartlar çok yaşarlardı; ikiyüz, üçyüz yıl kadar… Uzun yaşamlı olurd Nart halkının bireyleri… Bu uzun yaşamlı halkın arasında Seteney’in belli bir yeri vardı. Aynı çağlarda Nartlar’ın demirci ustası tlepş de yaşamaktaydı. Seteney sık sık Tlepş’in dökümhanesine giderdi, “Örsü taştan, çekicide ağaçtan oldğu için yoruluyor” diye üzülürdü. Bir gün “Tlepş’in örsü ve çekici demirden olsa bu kadar yorulmazdı” diye düşünen akıllı kadın bir ağaç parçasını yontarak bir takım örs ve çekiç maketi yapar, çekiç maketinin tam ortasını delerek sap takılacak yeride belirtir. Onuru kırılmasın diye Tlepş’e söylemez, gizlice gidip yaptığı maketleri dökümhanenin penceresinden içeriye bırakır. sabah olup Tlepş iş yerini açtığında ağaç maketlere bakar bir süre, nerden geldiğini anlayamaz. ancak bunların örs ve çekiç modeli olduğunu kavrar hemen. “Bu örs olmalı, bu da yanılmıyorsam çekiç” diye söylenir kendi kendine…Önce örsü döker demirden, sonra çekici şekillendirir makete uygun biçimde… Ortasına açtığı delikten de sap takar. Böylece Tlepş’in takımı tamamlanmış olur. Ama çalışırken yine zorluk çeker. Ateşten aldığı kızgın demir parçaları ellerini yakmaktadır. Bir tutacak yapmak gelmez aklına. O güne dek bir akıllı çıkıp da bir kerpeden veya maşa yapmayı düşünmemiştir henüz.
Dökümhaneye sık sık uğrayan Seteney durumu izler bir süre, fakat bir yolunu bulamaz, ne yapsa da Tlepş’in ellerini yanmaktan kurtarsa?…
Derken birgün, Seteney suya giderken yolda iki küçük yılan yavrusu görür. Yılancıklar boyunlarını birbirinin üzerinden geçirmiş, uyumakta… Sarmaş dolaş yatan yılanlara bakarken Seteney’in aklına bir fikir gelir, bir dal parçasına taktığı yılanları, şekilleri bozulmadan Tlepş’e götürür: “Tlepş, Tlepş ilginç, çok ilginç bir şey buldum. Örsün çekicin tamam, bunun gibi demirden bir şey yapda ellerin yanmaktan kurtulsun..”
Tlepş boyunlarındanbirbirine çakılmış yılan ölülerine bakar, bakar da onların biçimlerini erimiş demirden biçimlendirir. Maşa veya kerpetenin bulunuşu böylece seteney’in parlak zekasından doğar.
Kahramanımız yararlı buluşları, gücü, haksızlıklara baş kaldırışı ile günümüze dek çeşitli ozanların ve yazarların esin kaynağı olmuştur. Ömer Seyfettin’in “Diyet” öyküsündeki demirci kahramanından, Yaşar Kemal’in “Ağrı Dağı Efsanesi”ndeki Demirci Hüsso’ya değin çeşitli yazarlarca işlenen demirci motifi Nart Tlepş ve Greklerin Topal Hephaistos’unun edebiyata yansıması biçimidir bizce…

Popularity: 2% [?]